Sanat

06 Kasım 2009

Vitray (Cam süsleme sanatı)

Kategori: Sanat — Etiketler:, , — admin @ 16:32
Vitray (Cam süsleme sanatı) hakkında bilgiler; Nedir? Nasıl yapılır? Vitray çeşitleri ve teknikleri nelerdir? Vitray desenleri, örnekleri ve resimleri


Vitray

Günümüzde çok yaygın olarak, evlerde, otellerde, fabrikalarda, yemek ve oyun salonlarında, camilerde ve bunun gibi birçok mekanda çok amaçlı kullanılan bir sanat tekniği olan vitraya, kısaca cam resmi diyebiliriz.

Vitray nedir?

Vitray sanatı gün ışığı ile doğan ve yine onun az ve çokluğu ile değişimler kazanan bir ışıklı resim sanatıdır. Vitrayın diğer resim sanatlarından ayrı olan yönü onu diğerlerinden üstün kılan tarafı aynı kalmayışı, ışık değişimleriyle, ya da ışığa etki eden elemanların değişimiyle değişik özellikler kazanmasıdır. Bir ışığın azalıp çoğalması ve bulutların hareketi, hatta vitrayın arkasında bulunan ağaçların dal ve yapraklarının veya başka cisimlerin hareketi cam üzerinde değişik renk ve gölgeler meydana getirir.

Yakın yüzyıla kadar vitray sanatı doğal ışıktan yararlanmıştır. Teknikteki ilerlemelere paralel olarak değişik kaynaklarda, özellikle elektrik ışığı vitrayın ışık kaynağı olmasını sağlamıştır. Ayrıca hiç doğal ışık olmayan yerlerde de vitray kullanılmıştır.

Vitray nerede ve ne zaman doğdu ve nasıl bir gelişim gösterdi?

Vitray sanatının doğuşu, ana maddesi olan camın icadıyla yakından ilgilidir.

Cam insanlar tarafından taş devrinde kullanılmaya başlamıştır. Bunlar volkanik olaylar sonucu meydana gelen doğal (tabii) camlardır. İlk cam yapımı üfleme aletinin icadıyla Mısır’da başlamıştır. Bu teknik daha sonraları Finike, Yunanistan ve Romalılar tarafından kullanıldı. Roma’da yapılan kazılar Vitrayın M.S. I. yüzyıldan beri yapılmakta olduğunu ortaya koymuştur. Vitray VII. yüzyılda Araplar, daha sonra da Türkler tarafından kullanılarak sanat değeri yüksek örnekler ortaya konmuştur. Hıristiyanlık dünyasında sadece dini yapılarda (Kilise, katedral vb.) kullanılan vitray; Türklerde dini yapıların dışında da kendini göstermiş cami, türbe vb. yapılar yanında saray, köşk, kasr, kütüphane ve evlerde bol bol kullanılmıştır.

Vitray nerelerde kullanılır?

  • Konutlarda; pencerelerde, aydınlıklarda, oda bölmelerinde, paravanlarda, duvar panolarında, abajurlarda ve kapılarda yer almaktadır.
  • Fabrikalarda; hizmet binalarında, dinlenme-eğlenme tesislerinde, yemek-oyun salonlarında, yönetici, müdür odalarında yer almaktadır.
  • Otellerde; dış mekan ve aydınlatma panolarında, giriş kapılarında, lobilerde, banyo, yemek, eğlence salonlarında, odaların aydınlatma elemanlarında paravanlarda kullanılmıştır.
  • Ayrıca cami, eğlence yerleri, spor salonları, devlet kurum ve dairelerinde, okullarda, sanat galerilerinde istasyon bekleme salonları gibi yerlerde kullanılmaktadır.
Vitray (Cam süsleme sanatı) nasıl yapılır?

Saydamlığı ve işlenebilirliği ile cam hayatın her alanında önemini koruyor. Günlük kullanımda da geniş imkanlar sunan cam, aynı zamanda birçok sanata malzeme olmuş. Bu sanatlardan biri de Vitray; yani Cam Süsleme Sanatı… Farklı büyüklük ve biçemlerdeki camların çeşitli birleştirici unsurlarla bir araya getirilmesiyle kompozisyonların oluşturulması olarak değerlendirebileceğimiz Vitray’ın tarihi antik döneme kadar uzanıyor. Köklü bir geçmişe sahip olan vitray geçmişten günümüze paralel olarak yaygınlık kazanmış. Dini yapıların aydınlatmalarında ve pencerelerinde mistik bir hava yaratmak için kullanılan Vitray, artık pencere dışında oldukça zengin bir kullanım alanına sahip. Yüzyıllarca dış mimarinin ve ana yapının bir parçası olarak görülen Vitray, günümüzde iç mimaride ve dekorasyonda oldukça geniş bir kullanıma sahip. Camın olduğu her yerde Vitray var diyebiliriz.

Vitray aslen antik dönem Doğu Akdenizi’nden geliyor. O dönemde yapılan kalın ve küçük boyuttaki camlar, mermerler, bronzlar ve küçük cam parçaları ile bu sanat ortaya çıkar. Ancak, en eski boyalı Vitray örnekleri 9. ve10. yüzyıllarda bulunmuştur. Avrupa’da Vitray’lar en yoğun gotik dönem eserlerinde, katedrallerde, saraylarda, büyük konaklarda görülür. 12. yüzyılda Avrupa mimaride Roma stili yerine Gotik tarz egemen olmuş. Bu yeni mimaride geniş pencere boşlukları bulunduğundan bu pencereleri örtmek için renkli cam paneller kullanılmaya başlanır.

Böylece yapılarda daha önce mozaikler hakim iken, mozaiklerin yerini Vitray’lar alır. Chartres Katedrali’ndeki 7 bin m²’lik Vitray süslemesi Ortaçağ mimarisinin ve cam üstüne yapılan resim sanatının en büyük ve en önemli örneklerindendir. Daha sonra önemini kaybeden Vitray 19. yüzyılda tekrar sanat çevresinde görülmeye başlanır. 19. yüzyılda Fransa Vitray konusunda merkez konumuna yükselir.

Türkler’in de Cam Süsleme Sanatı’na, Vitray’a oldukça eski dönemlerden bu yana ilgi gösterdiğini, mimaride kullandığını görüyoruz. Selçuklu ve Osmanlı yapılarında, konaklarda, saraylarda, türbelerde Vitray’a rastlanır. Özellikle bu yapıların tepe noktalarında görülen camların birleştirici unsuru alçıdır. İstanbul’un fethinden sonra mimari eserlerde Vitray’a daha çok rastlanır.

Topkapı Sarayı, Şehzade Türbesi, Süleymaniye Cami ve Yeni Cami bunların örnekleri arasındadır. Avrupa’da kiliselerde, saraylarda görülen Vitray’larda melekler, İsa, Havari’leri ve kutsal kişiler resmedilirken, İslam kültüründe bunun yerini geometrik şekiller ve bitkiler almıştır.

Cam Süsleme Sanatında 5 Teknik

Vitray, köklü geçmişiyle çeşitli kültürlerde şekillendiği için farklı kullanım şekli ve tekniklere sahip. İlk bilinen cam kesim tekniği önceden cam üzerine tebeşir ile çizilen desenin ucu ısıtılmış bir demir parçası ile kesilmesi tekniğiydi. Kesim sırasında camın soğuması için su ile ıslatılıyor ve işlem cam iyice kırılana kadar devam ediyordu. Daha sonra Vitray ustaları daha küçük parçaları elde etmek için kükürt tekniği ile kesim yapmaya başladılar. Kesilen parçalar temizlenip kesim şekline göre tutkal kullanılmadan yapıştırılıyordu. Sonra cam üzerine desen işleniyordu. Bezeme bitince camlar kurşun içine gömülürdü. Yani, H kesitindeki kurşun çubukların arasına yerleştiriliyor ve lehim ile kurşunlar kalaylanarak camlar sabitlenirdi. Bilinen geleneksel yöntemlerin dışında farklı bir yöntem bulan Lois Comfort Tiffany, kendi ismiyle anılan vitray tekniğini geliştirdi. Kurşun çubuklar yerine bakır folyo şeritler bu teknikle kullanıldı.

Günümüzde en yaygın 5 vitray tekniğinden söz edebiliriz.

1. Mozaik Vitray: Beyaz cam materyalleri, transparan cam vitray boyası, siyah cam vitray boyası, fırça, siyah kontur ve 40*30* mat cam ana malzemelerdir. Camın mat tarafına siyah konturla eskiz çizilir, çizilen eskizin içi fırça yardımı ile transparan cam vitray boyası ile boyanır. Boyanan bölgelere camlar serpiştirilir ve kurumaya bırakılır. Kuruduktan sonra eskiz siyah cam vitray boyasıyla boyanır. Bir süre kuruduktan sonra vitraya çerçeve yapılır.

2. Macunlu Vitray: Gerekli ebatlarda cam, selülozik vernik, selülozik tiner, renkli camlar, macun, ispirtolu kalem, pense ve silikon gerekli malzemelerdir. Önce eskiz çizilir ve bunlar renklendirilir. Eskiz camın altına yerleştirilir. Rengine göre cam alınır, eskizin üzerinde çizilir, sonra elmas yardımı ile cam çizilen yerden kesilir. Fazla parçalar pense ile alınır ve kesilen cam yerine koyulur. Bütün parçalar bu şekilde kesildikten sonra renkli camlar selülozik vernikle camdaki yerlerine yapıştırılır. Bu işlem bittikten sonra camların araları macun ile doldurulur. Macun kuruduktan sonra selülozik tinerle silinir. Biten cam yapılan yere silikonla yapıştırılır. Renkli camlar bu iki camın arasında kalır.

3. Kurşunlu Vitray: Malzemeleri renkli camlar, elmas, ispirtolu kalem, pense, havya, kurşun, pamuk, lehim ve selülozik tiner olan kurşunlu vitrayda; öncelikle eskiz çizilir ve renklendirilir. Çizilen eskiz masa üstünde sabitlenir ve bir köşesi iki kurşunla havya yardımıyla lehimlenir. Rengine göre camlar alınır, eskizin üzerine çizilir, sonra elmas yardımı ile cam çizilen yerden 1.5 mm dıştan kesilir. Fazla parçalar pense ile alınır ve cam kurşuna yerleştirilir. Açıkta kalan kısmı da kurşunla birleştirilip lehim yapılır. Lehim yapılan yer pamuk yardımıyla silinir. İşlem bu şekilde devam eder. Biten cam selülozik tinerle silinir ve yapılan yere yapıştırılır.

4. Boyalı Vitray: Boyalı Vitray’ın yapımı için cam, cam boyası ve fırça gerekiyor. Eskiz çizim ve renklendirilmesinden sonra Eskiz camın altına yerleştirilir ve kontur ile çizilir. Daha sonra oluşturulan renkler boyanır ve işlem biter.

5. Tiffany Vitray: Renkli camlar, elmas, pense, havya, bakır folyo ve lehim gerekli malzemelerdir. Tasarlanan desen bir karton üzerine çizilir. Renk kodları yazılarak her parça numaralandırılır. Karton üzerinde yapılan çalışma eskiz kağıdına aktarılır. Bu işlemden sonra tiffany vitray makası ile karton kesilir. Kesilen kartondan çıkan kalıp parçaları yardımıyla üzerinde renk kodlarına uygun camlar kesilir. Kesilen camlar rodojlanıp temizlendikten sonra tiffany vitray bakır folyosu ile sarılıp eskiz üzerine dizilip lehimlenir. Biten cam parçalar yapıştırılarak birleştirilmiş olur.

Kaynak: Has Seyahat Dergisi

Sanat Kuramcıları

Kategori: Sanat — Etiketler:, , , , — admin @ 16:21

Arthur Coleman Danto

Amerikalı sanat eleştirmeni, profesör and filozoftur. Günümüz estetik teorisinin önemli isimlerindendir.
Arthur C. Danto, New York’ta Columbia Üniversitesi’nde felsefe dalında emeritus profesördür. İki kez Guggenheim ve ACLS ve Fulbright dahil olmak üzere pek çok ödül ve bursa layık görülmüş Amerikan Felsefe Birliği ve Amerikan Estetik Derneği gibi kuruluşların başkanlığını yapmıştır. Karşılaşmalar ve Yansımalar: Tarihsel Günümüzde Sanat (”Encounters and Reflections: Art in the Historical Present”) eseri ile eleştiri alanında National Book Critics Circle ödülünü almıştır.
Danto, özellikle 1984′te yazdığı, Hegel’in sanatın sonu tezinin çağdaş versiyonu olan Sanatın Sonu (”The End of Art”) isimli makalesi ve sonradan geliştirdiği Sanatın Sonunun Ardından (”After the End of Art”) ile tanınır. Danto’nun tezi, artık sanat yapılmadığı veya eskisi kadar iyi yapılmadığı değil, Batı sanatı tarihinde bir dönemin kapandığı ve apayrı başka bir dönemin başladığıdır. Bu görüşe göre daha önce sanat tarihinde ideoloji temsili takip etmiş, şimdi ise her şeyin meşru olduğu tarih sonrası bir döneme girilmiştir. Sanat üretiminde izlenilmesi gereken felsefi veya üsluba dair kısıtlamalar kalkmış, sanat tarihi anlatısı sona ermiştir.
İlgi alanları: Düşünce, Duygu, Sanat felsefesi, Temsil teorisi, Felsefi Psikoloji, Hegel Estetiği, ve filozoflardan Maurice Merleau-Ponty and Arthur Schopenhauer.

Clement Greenberg

Clement Greenberg (16 Ocak 1909 – 7 Mayıs 1994), 20. yüzyılın en etkili sanat eleştirmenlerinden olup soyut sanatın yayılmasına katkıda bulunmuştur. Özellikle Jackson Pollock tarafından başlatılan soyut dışavurumculuk (kendi tabiriyle resimsel soyutlama) akımının savunucularından olmasıyla tanınır. Bunun yanında zamanla daha saf olduğuna inandığı geç resimsel soyutlamayı desteklemeye başlamıştır.

Greenberg ilk olarak 1939′da yayınlanan Avant-garde ve Kitsch isimli makalesiyle ün yapmıştır. Bu makalede Greenberg Modernist sanatın tüketim kültürüne karşı bir direnme yolu olduğunu öne sürmüş, kiç terimini popülerleştirmiştir. Modern sanat ona göre içinde bulunup anlamaya çalıştığımız dünyanın koşullarını incelemek için bir araçtı.

Pop sanatının reddedilmesi

Greenberg’in görüşüne göre Modernizm, sürekli değişip gelişen kiç kültürüne karşı gelmek için uyum sağlamak durumundaydı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Greenberg avant-garde sanatta artık ABD’nin söz sahibi olduğunu düşünüyordu. Jackson Pollock, Willem de Kooning, Hans Hofmann, Elyssa Rundle gibi sanatçıları destekleyerek modern sanatın resim yüzeyinin düzleştirilmesine doğru gitiğini iddia ediyordu. Tüm bunlar Greenberg’ün 1960′larda ortaya çıkan pop sanatını reddetmesine neden oldu. Greenberg, daha sonraki nesil eleştirmenlerinden Michael Fried ve Rosalind Krauss üzerinde de etkili olmuştur.

Geç resimsel soyutlama

Greenberg’ün görüşüne göre sanat tarihindeki tüm akımlar nihai olarak geç resimsel soyutlamaya doğru ilerlemekte idi. Buna göre bu son basamak sanatın arındırılmasıydı. Saf sanat, Greenberg’e göre, konu, sanatçının kişiliği ile bağlantılar, fırça izleri gibi öğelerden arındırlmış olmalıydı. İlüzyonlara yer verilmemeli, tuvalin iki boyutluluğu öne çıkarılmalıydı. Bu özellikleri Greenberg, geç resimsel soyutlamayı, daha önceki dönemde yaygın olan soyut dışavurumculuktan ayırmak için belirtmiştir. Frank Stella bu görüşte sanat yapan ilk örnektir.

George Dickie

George Dickie (1926, Florida – ABD) analitik sanat felsefesi geleneğinin en etkili filozoflarından olup Şikago’da University of Illinois’da emeritus profesörlük yapmaktadır. Kurucularından olduğu kurumsal sanat teorisi ile birçok destekleyicinin yanında pek çok tepki de almıştır.

Önemli eserleri Türkçeye çevrilmemiş olup Aesthetics: An Introduction (Pegasus, 1971), Art and the Aesthetic: An Institutional Analysis (Cornell University Press, 1974), The Art CircleEvaluating Art (Temple University Press, 1988), Art and Value (Haven Publications, 1984), (Blackwell, 2001) şeklinde özetlenebilir.

Gerard Genette

Gérard Genette (1930 doğumlu) bir Fransız yazın kuramcısıdır. Kendisini yapısalcı hareket ve Roland Barthes ile Claude Lévi-Strauss gibi kuramcılara yakın görür. Bunlardan bricolage kavramını aldı.
Retorik söz dağarcığının edebi eleştiri alanına yeniden kazandırılmasına büyük katkıda bulundu. Yeni Eleştiri akımının en önemli temsilcilerindendir. Figures ismiyle yayımladığı edebiyat kuramlarıyla büyük ilgi gördü. Anlatı yöntembilimini oluşturarak yazınbilimin bilimsel niteliğini yükselttiği bunlardan üçüncüsünün Narrative Discourse: An Essay on Method başlığıyla İngilizcede yayınlanması ile teorileri dünya çapında kabül gördü.

Dijital Sanat

Kategori: Sanat — Etiketler:, — admin @ 16:17

Dijital Sanat ürünleri bütünüyle bilgisayarla veya bilgisayar yardımıyla gerçekleştirilen sanattır. Bu alandaki ilk denemeler 1950’lerin ortalarında ABD’de Boeing Company ve Bell Telephone Company gibi sanayi kuruluşları ile bilgisayar çalışmaları yapan üniversitelerde başladı; kısa sürede Güney Amerika, Kanada, Japonya ve çeşitli Avrupa ülkelerinde yaygınlaştı.
Başlangıçta, az sayıda sanatçının katılmasıyla, daha çok bu alanda uzmanlaşmış bilim adamları eliyle üretildi. Teknoloji alanında uzmanlaşmış bilim adamları ile sanatçıları ortak çalışmalara yöneltmek amacıyla 1966’da New York’ta Amerikan Sanat ve Teknoloji Deneyleri (EAT) adlı bir kuruluş oluşturuldu. Bunu Arjantin, İngiltere, Yugoslavya ve Japonya’da kurulan başka merkezler izledi; çeşitli sergiler düzenlendi.
Hepsinin amacı bilgisayar teknolojisini yaygınlaştırmak ve sanatçıları bunu kullanmaya özendirmekti. Bilgisayar kısa sürede mimarlık, resim, heykel, endüstri tasarımından başka müzik, kareografi ve “ somut” şiir alanlarında da kullanılmaya başladı. Çok sayıda sanat eseri değeri olan yapıtlar ortaya konmasa da, bu alandaki araştırmalar sanatsal yaratının yalnızca üstün bir yetenekle değil, bilgisayar programlarıyla elde edilebilen rasgeleleştirme işlemleriyle de üretilebileceğini ortaya koymak amacını güdüyordu. Bu yolla belki de sanatsal yaratı yalnızca sanatçının tekelinde olmayacak ve sanat bir ölçüde “demokratik”leştirilecekti. Ayrıca sanat ile teknoloji arasında da yakın bağlar kurulabilecekti. Araştırmaların bir başka yönü de özgün sanat yapıtlarını bilgisayar aracılığıyla çoğaltabilmeye yönelikti. Bu şekilde çok sayıda ve ucuza mal edilen tıpkı-basımlar üretilebildiğinde hem sanat yapıtlarının zamanla bozulmasına karşı bir önlem alınmış olacak, hem de bu değerli kültür mirasları bütün insanlığa mal edilebilecekti.
Bu araştırmalar sonucu bilgisayar en yaygın biçimde canlandırma filmlerinde ve 1970’lerde grafik sanatlarda kullanıldı. Bu ürünler genellikle magnetik şerit, katot, ışınlı lamba ya da printer aracılığıyla bir bilgisayar tarafından denetlenen grafik çiziciyle üretiliyordu. Programlanan bilgisayar, tipografik simgelerle üretilen desenleri oluşturabiliyordu. Bu yöntemlerden yalnızca katot ışını, üretim süreci sırasında sanatçıya müdahale olanağı tanıdığından en esnek ve dolayısıyla da en yaygın kullanım olanıydı.

Grafik tasarımcı, yaratıcı düşüncelerini bir kâğıt parçası ya da bilgisayar ekranı üzerinde gösterir. Baskı ustası da bu düşünceleri kitlesel kullanıma sunulmak üzere değişik işlemlerle çoğaltır. İşte bu çoğaltılma süreci, grafik sarıma bir iletişim sanatı özelliği kazandırmaktadır. Bir tasarımın çoğaltılarak basılı bir ürün haline gelmesiyle; tasarımcının işi (sayfa düzeni, fotoğraf, illüstrasyon, yazı karakteri ve kağıt seçimi) geniş bir kitlenin gözleri önüne serilir. Tasarımcı, ortaya çıkacak ürünün kalitesini ve maliyetini denetleyebilmek için, baskı teknolojisi konusunda bilgi sahibi olmalıdır.
Siyah-Beyaz Baskıda Kullanılan Görsel Unsurlar
Tek renkli baskı süreci içinde kullanılan yazı, fotoğraf, illüstrasyon vb görsel unsurlar iki ana kategori içinde ele alınabilir:

a) Çizgisel (Tire) Unsurlar:
Bünyelerinde hiçbir ara ton ya da gri renk tonu taşımayan ve bir rengin (genellikle siyah) kullanımıyla oluşturulan görsel malzemelerdir. Çizgiler, noktalar, çerçeveler, tipografik unsurlar, tarama ve noktalamalarla yapılan illüstrasyonlar vb. çizgisel ya da yaygın kullanımı ile tire unsurlardır.

B) Ara Tonlu Unsurlar:
Bu tür görsel unsurların içinde en açıktan en koyuya kadar uzanan bütün ara tonlar bulunmaktadır. Siyah-beyaz fotoğraflar, yağlıboya tablolar, karakalem çizimler ve desenler ara tonlu görsel unsurlardır. Fotoğraf kâğıdı üzerine basılmış bir fotoğraf yakından incelendiğinde, dizi oluşturan ara tonların birbiri içinde eriyerek yumuşak geçişler oluşturduğu farkedilebilir. Ton geçişlerinin fotoğraf kâğıdı üzerinde izlendiği kalitede baskıya geçirilmesi günümüzün teknikleri ile olanaksızdır. Bir renk, baskı presinde ancak kendi sabit tonu ile basılabilir. Bu nedenle; ara tonlu görsel unsurları baskı kalıbına aktarabilmek için, bunları öncelikle çizgisel (tire) unsurlara dönüştürmek gereklidir. Bunun tek yolu; ara tonlu görüntülerin tramlanarak filme alınmasıdır.

Repro Kamera

Baskı kalıbının hazırlanması işleminde ilk basamak; pikajın ve diğer görsel malzemelerin repo kamera aracılığıyla film üzerine aktarılmasıdır. Tasarıma film aşamasında değişik görsel özellikler (kontrast tonlar/yumuşak tonlar) kazandırmak mümkündür. Kameraman, ara tonlu siyah-beyaz ve renkli görüntüleri doğru pozlandırmak için densitometre adı verilen ve yoğunluk ölçen bir araçtan yararlanır. Masaüstü yayıncılık teknolojisi repro kamera kullanımını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bilgisayarda çizilen ya da tarayıcı ile aktarılan görüntülerden doğrudan film ya da renk ayrımı çıktısı alınabilmektedir.

Tramlar

Tek renkli baskıda ara tonlar elde etmek için tramlardan yararlanılır. Tramlar, basılı malzemelere yakından bakıldığında ayırdedilebilen küçük noktacıklardır.
Baskı teknolojisinde kullanılan tramlar iki grupta toplanırlar: Cam tramlar ve kontakt tramlar. Cam tramların üzerinde düz çizgilerden oluşan ızgaraya benzer bir doku bulunur. Bu tramlar, kamera objektifi ile filmin arasına yerleştirilirler. Birbirlerini dama taşları gibi izleyen noktacıklardan meydana gelen kontakt tramlar ise pozlandırma sırasında doğrudan film yüzeyine çakıştırılırlar. Tramın temel işlevi; ara tonlu görsel unsurları binlerce küçük noktacığın meydana getirdiği çizgisel (tire) görüntülere dönüştürmeleridir. Bu küçük noktacıkların seyrekleşip-sıkışmasıyla optik olarak ara ton etkisi sağlanır.
Bütün tramlar, 1 inch aralığında bulunan nokta sayısı ile ölçülür ve sınıflandırılırlar. Bu ölçüye “tram yoğunluğu” adı verilir. Tramlar, nokta sıklığına bağlı olarak farklı yoğunluklarda üretilmektedir. Baskı teknolojisinde en çok kullanılan tramlar kalından inceye doğru; 55, 65, 85, 100, 120, 133, 150, 175 ve 200 nokta/inch yoğunluğunda olanlardır. Tram yoğunluğu arttıkça, yani noktalar küçülüp sıklaştıkça; yarım-ton imgelerdeki keskinlik ve ton zenginliği de artar. Örneğin, 55 nokta/inch yoğunluğundaki bir tramda inch-kare içine düşen nokta sayısı 3025 iken, 150 nokta/inch yoğunluğundaki bir tramda bu sayı 225 000’e çıkmaktadır. Ülkemizde ise tramlar santimetre başına düşen nokta sayısı ile ölçülür.

Tram yoğunlukları ise; 22, 26, 34, 40, 48, 54 ve 60 nokta/santimetre olarak sıralanırlar.
Baskıda kullanılacak tram yoğunluğunu belirlemede şu etkenler gözönüne alınmalıdır: 1-Kâğıt yüzeyi, 2-Baskı kalıbı, 3-Baskı presinin ve mürekkebin teknik özellikleri.
Tram yoğunluğunu saptamadaki en önemli etken, baskıda kullanılacak kâğıdın cinsi ve kalitesidir. Örneğin; iyi cins kâğıda basılan bir dergide 120, 133, 150 nokta/inch yoğunluğunda tramlar kullanılırken, düşük kalitede kâğıtlara sulu mürekkeple basılan günlük gazetelerde yer alan yarım ton imgeler en fazla 55 ile 65 nokta/inch yoğunluğunda tramlanabilirler. Tram yoğunluğu, baskıda kullanılan kâğıt cinsine ve baskı teknolojisine uyum sağlamalıdır. Tram noktacıkları büyüteçle incelendiğinde, seçilen tram yoğunluğunun baskıda nasıl sonuç verdiği izlenebilir. Alışılmış nokta biçimli tramların yanısıra, değişik görsel efektler yaratmak amacıyla çizgisel, çakıl-taşı ya da kum dokulu, dairesel ve dalgalı tramlar da üretilmektedir.
Yarım tonlu (tramlanmış) imgeler, gerektiğinde fonlarından arındırılarak siluet biçiminde kullanılabilirler. Ülkemizde bu işleme “dekupaj” adı verilmektedir.

Baskı Kalıbının Hazırlanışı

Bütün baskı kalıplarının ortak işlevi; basılacak yüzey ile baskıya girmeyecek olan yüzeyi birbirinden ayırmaktır. Baskı yüzeyini diğer yüzeylerden ayırmanın üç temel yolu vardır. Bunlar; baskı yüzeyinin yükseltilmesi, baskı yüzeyinin çukurlaştırılması ve aynı düzlemde bulunan iki yüzeyin kimyasal yolla birbirlerinden ayrılması biçiminde sınıflandırılabilir. Bu üç yöntem; tipografik baskı, tifdruk baskı ve ofset baskı olarak adlandırılan üç temel baskı tekniğinin dayandığı ilkeleri de belirler. Tipografik, tifdruk ve ofset baskı tekniklerinde kullanılan kalıplar arasında büyük farklılıklar bulunmasına karşın, hazırlanmış biçimleri birbirine oldukça benzer. Her üç teknikte de, baskı kalıbının hazırlanması aşamasında negatif filmler, ışığa duyarlı metal plaklar ve kimyasal maddeler kullanılmakta ve benzer fotografik yöntemlerden yararlanılmaktadır.

Dijital sanat, genel anlamda üretilişinde bilgisayarın rol aldığı, fiziksel olmayan nesnelerin üretilmesiyle gerçekleşen sanat biçimine denir. Bu süreçte bilgisayar geleneksel anlamda bir yardımcı araçtan vazgeçilmez bir ortak yaratıcı konumuna kadar uzanan tayfın herhangi bir yerinde bulunabillir. Sürecinde bilgisayarın sadece alışılageldik kullanımının rol aldığı işler genelde bu sınıflandırmaya alınmazlar. 1990′lardaki dijital devrim sonrası sayıları artan dijital ressamlar ve baskıcılar sanat çevreleri ve müzeleri tarafından fazla kabul görmeseler de internet sanatı ve yazılım sanatı gibi dallar sanat müzelerine girmiştir.
Dijital tekniklerin sağladığı imkanların çeşitliliği, sanatçılara bunları araç, ortam veya konu olarak kullanabilme seçimi yaratmıştır. Dijital sanata temelde bu seçimler doğrultusunda bakabiliriz:

1. Dijital teknolojilerin araç olarak kullanılması
Üretimin bütünü veya bir kademesinde dijital teknolojiler kullanımı, sunum biçiminin geleneksel ortamlardan yapılması:
Fotoğraf ve Baskı
Heykel
2. Dijital teknolojilerin ortam olarak kullanılması
Üretilmesinden sunumuna kadar dijital teknolojileri kullanıp olanaklarının irdelenmesi:
Yerleştirme (Enstalasyon)
Film, video ve animasyon
Internet ve ağ sanatı
Yazılım sanatı (Software art)
Sanal gerçeklik (virtual reality) ve genişletilmiş gerçeklik (augmented reality)
3. Dijital teknolojilerle bağlantılı konuların kullanılması
En etkili şekilde dijital teknolojiler tarafından ifade edilebileceği düşünülen konuların kullanılması:
Yapay Yaşam
Veritabanları ve veri görsellemesi
Metin ve anlatı ortamları
Oyunlar
Aktivizm ve ‘Hacktivism’
Dijital Sanat Eseri
Dijital sanat eseri, dijital olarak kaydedilmiş bir resim verisi, bir hiper-metin (hypertext), bir veritabanı veya bir program olabilir. Geleneksel sanat eserinin aksine insan tarafından algılanan biçimiyle sanat objesi aynı şey değildir. Temel biçim teknik bir ortam yoluyla insan tarafından görülür/duyulur/hissedilir hale getirilir. Bu tekrardan temsilin biçimi sanat eseriyle değil onu insana ileten teknik ortamla bağlantılıdır. Bu bakımdan dijital sanat ile gösteri sanatları arasında bir benzerlik vardır; bir tiyatro oyunu için yazılan senaryo ile salonda oynanan oyun arasındaki farka benzer bir ayrım burda da söz konusudur.

Çağdaş Sanat ideolojisi

Kategori: Sanat — Etiketler:, — admin @ 16:16

Türkiye’de son zamanlarda sanatta ciddi kamplaşmalar oluşmakta, yanı sıra ardı arkası yıllardır kesilmeyen ve bir türlü de kurulamayan müze lakırdıları devam etmekte. Yanlışların yapılmaması için, özellikle bir duruşun belirlenmesi de şart. Özellikle ülkemizde bu duruş, dolayısıyla sanat ideolojileri teşkil edilmediği içindir ki, yapay zeminler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Çağdaş Türk Görsel Sanatları üzerine, bugünlerde bazı kimselerce yapılan çok öznel ve o denli de yanlışları beraberinde getiren kategori çalışmaları ölçeğinde dünyada nelerin olduğuna bakmamanın cezası çekilmekte.Bütün bunları neden söyleme gereksinimi duyuyorum; çünkü küreselliği kabullenen bugünün dünyası bizim, kendi sanatçımızı da bu küresel sürece dahil ederek değerlendirmemizi zorunlu kılmaktadır.

Çağdaş Türk Görsel Sanatlar ortamı için hem dünya ölçeğinde bir kıstas, hem de Türkiye’de sanatçının yerini bilmesi açısından “üsluba” dayanan bir kategoriye gitmek en doğrusudur. Bu gidişe dair bazı yaptırımların olduğunu da unutmamalıyız. Bir kere böylesi bir kategoriye hak etmeyenlerin, yani sanata yaklaşamayanların hiç girmemesi gerekmektedir. Bu yönde “dünya standartları” ve “yapıt-sanatçı ölçeğinde” ortaya dört kategori çıkmaktadır.

Öncelikle bu dört kategori ana başlıklarıyla şunlardır:

1.Çağdaş İkonografi ve Analojiyle ilişkide olma
2.Soyut ve soyutlamayla yeni-modern bir ilişkiye girme
3.Yeni figür olgusundan hareket etme
4.Yeni bir dışavurumun savunuculuğunu yapma.

Şimdi bu yazımda konuyu dağıtmamak açısından ve üzerinde tam anlamıyla bir yol kat ettiğime inandığım birinci kategori için açıklamalarda bulunmak istiyorum. Diğer üç kategorinin de farklı üç yazı konusu olduğunu belirtmek istiyorum.çağdaş ikonografi ve analojiyle ilişkide olma
Burada sözünü ettiğim iki kavram da öncelikle yapıta/yapıtlara bir tipolojik süreç yüklemektedir. Bir sanatçı düşünün ki, bu iki özellikten birine yaklaşsın. Her iki yaklaşımda da o sanatçının, yapıtları arasında bir bütünlüğe sürüklenişine tanık olacaksınızdır. Bu kategoriye yaklaşan sanatçılarda genel anlamda “anlambilimsel sorgulamaların özgün bir dil altında gelişmiş olduğuna”, “yapıtı oluşturan plastik elemanlarla girişilmiş bir kombinasyon sürece”, “bazı bilinçli, aynı zamanda ısrarlı, yerli yerinde tekrarlara”, “kendi içinde gelişmiş olan bir sözlüğe” vb. gibi özellikleri göreceksiniz. İkonografi ve analojiyi çağdaş sanat bağlamında yakalayabilmek tabii ki zor bir mesele. Fakat bunlara açılım getirilebildiği takdirde, konuya muhatap sanatçı ve yapıtları, direkt dünya sanatı ölçeğinde ciddi biçimde yerini alacaktır.

Yaratıda deneyselliğe açık bir yapı altında gelişen ve müthiş bir kompozisyon gücü isteyen bu kavramlar, bir bütünlük içindeki ayrıntılarda saklamaktadır kendini. Bunu anlamak, algılayabilmemiz için ise, yakın bulduğumuz sanatçıların yapıtları üzerinde çözümleme süreçleri yaratmalıyız. Bu mantıkta her bir yapıt, sürecin bir parçası olarak var olacaktır. Yani yapıtın bir bölümünde aradığınız ne ise, o yerini alabilecekken, yapıtın genel şeması da olaya el koyabilecektir. Analoji meselesinde de gerçekten yapılabilecek tümel ve tikel analojik çözümlere olanaklı dünya ölçeğinde rahatlıkla bir yere oturabilecek sanatçılarımız var. Bu konu kapsamında tümel analoji meselesinin, ilgili sanatçıların kendi yapıtları çerçevesinde, yapıtlarının birbiriyle olan ilişkileri ve kurdukları diyaloglarının üzerine yapılabilecek isabetli çözümlemelerle sonuca gidebileceğini söyleyebiliriz. Tabii bu uygulamanın gereklerinden biri ciddi bir kompozisyon gücüdür.

Tikel analojik yapılanmalarda ise sanat tarihi devreye sokularak, tarihin her hangi bir katmanında var olan bir sanatçı ve yapıtlarıyla, kendi sanatçımız arasında duygulanım sürecinde bir ilişki koordinatının oluşup oluşmadığına da bakılarak olaya netlik kazandırılabilir. Bütünüyle bu paragrafta söylediklerimi Abdurrahman Öztoprak resimleri çok rahat biçimde doğrulamaktadır. Onun parça-bütün ilişkisi, devreye soktuğu ışık, beraberindeki müthiş kompozisyon ve kombinasyon gücü ile önem noktası teşkil eden bazı renklerle olan ilişkisi, bir süreçte bazı resimlerinin Fra Angelico resimleriyle kurduğu bağlar (Özkan Eroğlu, Abdurrahman Öztoprak-Duygulanım Resimleri, İstanbul, 1999, Bilim Sanat Galerisi Yayınları, ss. 166-196), gibi özelliklerinin hepsi analojik yanları ve değerleri olarak elimizdedir. Öztoprak söz konusu analoji meselesini tam anlamıyla çözmüş bir sanatçımız olarak bu yönde dünya ölçeğinde zirveye oturmuş bir isimdir. Bunu biz değil, yapıtları söylemektedir.

Bir sanatçı düşünün ki tikel analoji platformu çerçevesinde sanat tarihi bilimini de işin içine alarak olayı çözüme kendi yapıt dizisi içinde götürebilsin. Tabii işin bu yönü biraz da tanrının bir insana yüklediği sanatçı kisvesiyle de ilgilidir. Yani bu noktada meydana gelen metafizik yaklaşımlı bir sanatçı ve yapıt sistematiğini de görmemiz gerekmektedir. Yani Öztoprak’ın ulaştığı nokta, zorlu bir yolun sonunda elde edilmiş bir sanatçı zaferine de işaret etmektedir. Özellikle yapıtları bağlamında tümel analoji açısından ve kompozisyon, kombinasyon gücü bağlamında değeri olan bir başka sanatçımız da Zekai Ormancı’dır. Sanatçı, belki de çok az kişinin bildiği ilk yaratılarına neden olan kolajlarıyla dikkat çekmelidir. Kendi bütünlerini meydana getiren parçalarının yine kendi içinde plastik açıdan bir sözlük oluşturduğunu görürüz. Her parçanın biraz daha deforme olduğunu, idealize edildiğini, başkalaştırılarak kullanıldığını hissederiz. Bunlar ana toplamda, yani sonuca doğru giderken kendi içinde bir dil bütünlüğüne de ulaşmaktadır. Belki de Öztoprak’ın yapıtlarına oranla- ortak bir ivmeyi ucundan da olsa yakalamalarına rağmen- daha genç bir sanatçı olan Ormancı’nın yapıtlarında, tikel analoji süreci çözümleyemediğiniz sürece duygulanıma ulaşamayacak, belki de bir ölçüde bu sanatçının daha katı kaldığına da tanıklık edebileceksiniz. Fakat ne olursa olsun orijinal yanlarını görmezlikten gelemeyip, ya da başka deyişle dünya sanatı kapsamında düşündüğünüzde Ormancı’nın haklı yerler işgal ettiği yargısını da bozamayacaksınız.

İkonografik boyutta gösterge kabul edilebilecek işaretlerin değeri çok fazladır. Var olan işaretlere sanatçısı tarafından bir duyarlılık dahilinde yüklenebilecek öznel katkılara, çözümleyici-izleyicinin kattıkları da dahil olduğunda, dikkati çekebilecek mantıklı katmerleşmeler işi sonuca götürmeye yardımcıdır. Çağdaş sanatımızda bunun en güzel örneklerinden birine Özdemir Altan’ın “Soyağaçları” ismi altında topladığı resimlerinde tanık olmaktayız. Bu durumda Altan’ın sadece bu dönemiyle, -hatta diğer dönemleri rafa kalkarak- Çağdaş Türk resminde öne çıktığını söyleyebilir, dünya sanatı bağlamında da bir yer edindiğini rahatlıkla ifade edebiliriz. Resimlerde kullanılan Almanca “İch bin Maler (Türkçesi ressamım)”, ya da “Özdemirrrrrrr” gibisinden uzatmalar tutarlı işaretlerdir ve buna benzer daha bir çok ibare bu dönem resimlerinde birçok bilinçli plastik tekrarlar arasında bir dil olmayı becerdiğinden ve bir sözlük oluşumuna hayır dememekle, ikonografinin çağdaş boyutlarına rahatlıkla hizmet vermektedir. Bu paralelde 90’lı yıllarda çıkışına tanık olduğumuz Deniz Orkuş’un da resimlerindeki “Andy Warhol” isimli pop sanatçısının, yine ismiyle oynayarak yarattığı sözcüksel alımlamaya dair notlamaları, yanı sıra “Paris” ismiyle ilgili yaklaşımları, ya da yerli yerinde gazete kesmelerinden yarattığı dünyası da bir sözlük oluşumunun ta kendisi, sanatçının dünyasına dönük açıklamaları da içinde barındırdığından kanımca önemlidir.

sonuç olarak:Artık çağdaş boyutta, bu dört kategoriden birine uyup, bir bölümüyle de olsa, yeni olana ulaşan çalışmalar kendisini yapıt, onu ortaya koyanı ise sanatçı statülerine ulaştırır. Bu eylemin dışında kalıp, söz konusu ettiğim dört kategoriden birine uygunluk gösterip yeniye ulaşamayan kimse ise, ilgili eğilimde çalışma üretmekle kalır, sadece ustalığını göstermekle yetinir veya yetinmeyebilir de. Söylemek istediğim bir şey de sorunumuz, iyi bir ayrıştırmadan uzak durarak, çağdaş sanatçılarımızı dünya platformuna tanıtacak kimseleri ortaya çıkartamamış olmamızdır. Doğru olanı araştırıp, bulalım, daha sonra bunu kendi ortamımıza nasıl yaklaştırabileceğimizi düşünelim, işte o zaman sorun kendiliğinden çözülecektir.

Çağdaş Sanat Kavramları

Kategori: Sanat — Etiketler:, , — admin @ 16:10

Sanatın tanımı ,bir sanat eserinin hangi özellikleri taşıması gereği konusunda, yapılan tarifler içinde, kavramın hakkını en doğru verenin- Sanat eserinin toplumsal realite geliştirici
özellikte olması – şeklinde ifade bulan tanımlanma olduğu kanısındayım.Tariflerin tanımların gelişen değişen kavramlarla orantılı değişim gereği ,elimizdeki tanımların güncelliğini sürekli kontrol etme zorunluğunu doğurur. Toplumsal realite gelişiminde sanatla beraber görev yapan diğer iki etkinliği -Bilim ve manevi disiplinler olan”felsefe ve din”şeklinde özetliyerek,.bu üçlü sac ayağının beraberliğinin öneminide vurgulamamız gerekir zannederim.
Sanat tarihine yönelik araştırmazlarımızla,sanatta gördüğümüz en temel ve tek değişmez özelliğin,değişimin kendisi olduğudur., Her akımın çerçevesini çizdiği dönemsel değerlerle üretilen eserler, bir sonraki döneme temel teşkil etsede,yeni akımlarda eski anlayış kriterlerini aramak,yeninin doğasına aykırı düşmesinden dolayı bulmayacağımız bir şeyi boşuna arama anlamını taşır..Bu değişim ve farklılaşım aktivasyonu ile gelişen sanat kavramı toplumsal bilincin genişleyen perspektifini oluştururken,dünyaya bakan yeni bir pencere açar hayatlarımıza.
Sanat -bilim ve manevi olguların, sürekli değişim ve gelişiminin ortaya koyduğu yeni ve farklı kriterlerin, eski kriterlerle anlaşılıp değerlendirilememesi ,yeniye duyulan şüphenin kaynağını oluşturur. Bu şüphenin ortadan kalkması ise,öncü değerindeki eserlerin,sahip olduğu farklı bakış açısı ile zamanla ilerleyen toplumsal bilincin gelişen kapsama alanının,bu mahiyetteki eserleri kapsayacak konuma
gelmesi ile gerçekleşir.
Sanat eserinin yaşanılan uzay zaman dönemi üst frekansını taşıyan değerlerle donanmış olması,verilen eserin öncülük vasfını oluştururken çağdaşlık kriterinide yakalamış olduğunu gösterir.Öncü,çağdaş olan eserlerin, ancak öncü karekterdeki ve her dönem çok az sayıdaki seçkin sanatçılar tarafından yaratılmış olmasının sırları acaba nelerdir?Sanatçının doğuştan getirdiği yeteneğinin yanında en az yeteneği kadar hatta ondan önemli olan unsurlar hangileridir.
Cesaret,doğru bildiğini her şeye karşı müdafa yeteneği,gelişmiş bir irade gücü bu unsurların önemlilerindendir.
Cesaret,yeni değerleri sergilenmesi ile karşısına aldığı banazlıklarla,irade bu müdafaların sürdürülebilme gücü açısından sanatçının karekter yapısının olmasa olmazlarıdır.Çağdaş sanatçı eski kurallara uyan değil kuralları koyandır.
Avan gard sanatçıların sanatları ile ortaya koyduğu yenilikler gibi,sosyal hayatlarındada basma kalıplıklardan,klişelerden arınmış özgün bir yaşam sergilemeleri,sanatçının sadece eseri ile değil,en temel eseri olan hayatı,yaşantısı ile kökten bir artis olduğunun göstergesidir.
Öncü değerdeki eserlerin toplum tarafından anlaşılmasının getirdiği zorlukla,üvey evlat muamelesi görmesi,onu yaratan sanatçının dramı olarak öncülüğünün.paradoksal mükafatı olur.Bazı sanatçılar toplumsal değer yargılarının alt kategori basamaklarından kaynaklanan eleştirilere dayanamayarak,onların kolayca beğeneceği kiç olgulara yönelerek yaşadıkları dönemi kurtadıklarını sanarak sonsuzluğu satarlar.
Bu bakış açısından,sanatın tekrar mevzusuna girmesi,kısır döngüyle yaşanması demek olan geçmiş dönem değerleri ile eserler verilmesi,bir otomobil şirketinin sürekli aynı modeli önceki modellerden hiç bir değişim olmadan üretmesinden farklı bir anlam taşımaz.Bu anlamdaki bir eseri belirleyen kelime ise sanat değil zenattır .
Sanat,bilim ve soyut bilimler toplumların sonsuzluk yolculuğunda bindikleri vasıtanın lokomotifi olma durumundadırlar.Bu üç disiplinin ortaya koyduğu öncü eserlerin sahip olduğu sinerji ile sonsuz sınırsızlıktaki ebedi yolculuğun,bilinmeyen ülkelerine gidilme imkanı yaratılmış olur.
.Evrensel var oluşun sürekli değişime,gelişime programlanmış bu kurgusunu idrak edenler,gidilen her yeni ülkenin ötelerinde,bambaşka değerlerle yaşanan ülkeler olduğunu görmesede gelişen sezgileri ile kabul edenlerdir.
Evrensel-Global varoluşta sanatçının aydınlatıcı fonksiyonelliğini en doğru şekilde vurgulaması için,yukarıda belirtilen hasletlerin dışında çağının genel realitesi üstü bilgilerle donanmış olması gerekir.Bir sanatçı,çağının tanığı olarak,bilim felsefesinden, maneviyat denilen ve henüz bilimsel safaya geçmemiş, ama kendi içeriğinde gene bir verite olan değerlerden ,çağı geliştirecek düzeyde olanları içselleştirip, toplumsal bilince eserleri vasıtasıyla katması, onun çağdaş sanatçı kavramının hakkını tam anlamı ile vermesi anlamını taşır.
Çok eski dönemlerde- bilimsel rahip ve rahibeler- şeklinde ifade bulan toplumsal bilinci aydınlatıcı görevliler, yaşadıkları mabetlerde- sanat-bilim ve maneviyatla- yoğun eğitimli yaşamları neticesinde, bu kavramları geliştirerek çok parlak medeniyetlerin kurulmasına hizmet etmişlerdir.
Sanat eseri üretildiği çağa uygun değerleri taşıdığı oranda,duyumsal verilerle, harekete geçirdiği duygularla ve düşündürdüğü kadar,muatap olan bilincin biokompiturunda kapalı olan kodları açan ,anahtar fonksiyonelliğini yerine getirir
Günümüz sanatçısının evrensel var oluştaki rolünü anlaması demek,dünyadaki var oluşunun hakkını vererek, evrensel birliğe ve bütünlüğe hizmet etmesi anlamını taşır.Sahip olduğu biokompitur kodlarını açarak,daldığı sonsuzluktan dünyaya eser olarak getirdikleri ile kendini ceste ceste asli orjinal karekterde yaradan sanatçı,en değerli eserini bu şekilde verirken, eskilerin -kamil insan- dediği. hakiki öz insan prototipininde öncülerinden biri olma hakkını yaratmış olur.
Hakiki öz insan kavramındaki bir insan,bütünsel birliğe hizmet etmedeki en değerli etkinliğin,insanın bilincine yapılan katkı ile gerçekleştiğini bilerek hareket eder.Aydınlan aydınlatma ile gönüllden mükelleftir..

Diğer tüm koleksiyonculuk alanlarında olduğu gibi çağdaş sanat koleksiyonculuğunun da kendine özgü sorunları ve keyifleri var. Bir kere, sonsuz bir çeşitlilik içerisinde sanatın nasıl bir seyir izlediğini ve sizi etkileyen sanat dillerini iyi etüt etmek zorundasınız. Nihayetinde bugünkü anlamıyla sanat, artık klasik anlamda içimize işleyen “güzel” kavramının çok ötesinde, hatta bazı örneklerde bu kavrama karşı. Anlatmak, paylaşmak ve işaret etmek istediği konular kimsenin canını yakmayan, dünyayı sadece bir güzellik sorunu üzerinden anlamaya çalışan bir anlayıştan çok uzak. Alt kültürler, feminist projeler, göç, yer değiştirme, sömürgecilik ve üçüncü dünya sorunları, devlet ve baskıcı mekanizmasına karşı geliştirilen stratejiler gibi bugünün pek çok sorunu, çağdaş sanatın ilgi alanları içerisinde. Kimi çalışma bunu gerçekten sert bir dille aktarıyor, kimisi de bugünün popüler iletişim dillerini bozarak bu tartışmaya ortak oluyor. Hal böyleyken çağdaş sanat eserlerine ilgi duymanın sadece estetik bir dürtünün tatmini ile sonuçlanmayacağını önceden kabul etmek gerek.
Ayrıca özünde görsel olan bir alandan söz ettiğimizi de unutmayalım. Yeri geldiğinde işitsel malzemelerin de dahil edilebildiği işler şüphesiz mevcut ama özünde görselliği sorunsal edinmiş bir alan çağdaş sanat. Bu nokta önemli çünkü nereden bakarsak bakalım sanat ile ilgilenen hemen hemen herkes kendisini çağdaş kültürün bir parçası olarak kabul eder. Sanatı merkezine alan tüm kurumlar, koleksiyoncu olma fikriyle yola koyulan iyi niyetli alıcılar, çağdaş sanatı desteklediğini ileri süren tüm medya ve yayın organları, özünde kendilerini çağdaş görür. Fakat onların aklındaki çağdaşlık ile sanatçıların gösterdikleri çağdaş sanat örnekleri arasında görselliğin anlaşılması açısından müthiş farklılıklar ve yarılmalar söz konusu. Örneğin evsizlere ilişkin bir sorun üzerinde çalışan bir sanatçı, sergi mekânına tek bir nesne yerleştirerek konuya ilişkin bir tartışma ortamı kurmak ister. Tüm fazlalıklarından arındırarak bizi konunun özü ile baş başa bırakmaya çalışır. Oysa biz, ondan konuyu iyice didiklemesini, büyük bir anlatı oluşturmasını talep ederiz. Sanatçı sanki her şeyi göstermeli, bizi o hayatın çaresizliğine, kederine ve politik yanlarına ortak etmelidir. Hatta “başka bir becerisi yok da sergi mekânına sadece bir nesne bırakabilmiş” deriz. Bu yine de iyi niyetli bir tartışma. Kimi durumda evsizlerin yaşamlarını bir sergi mekânında görmek istemeyen izleyiciler dahi çıkabiliyor. İzlediklerinin bir çirkinlik olduğunu, sanatın güzel meselelerle ilgilenmesi gerektiğini söyleyen pek çok İstanbullu izleyici tanıyorum. İşin bu kısmını konuşmaya dahi gerek yok.

Tarihi ileriye taşımak
Bir de bu nesnelerden bir koleksiyon oluşturmaya kalktığınızı düşünsenize? İyi haliyle bir çağdaş sanat koleksiyonu özünde bugünün sanatının aldığı çerçeveyi hem kuramsal hem de görsel olarak iyi etüt etmeli, anlamaya çalışmalı ve sürekli temas halinde olmalıdır. Sonuçta artık bir bilgi nesnesine dönüşen sanat yapıtları kendisini sürekli yenilemekte, farklı ifade olanaklarına açılmaktadır. Önümüzde bir tarih var, ona ortak olmak için kendi tarihinizi ileriye taşımanın yollarını bulmanız gerekir.
Koleksiyonculuk özünde bir görgü, ilgi ve haz işidir. Kişinin zamanla kendisini eğitmesi ve yeni yeni karşılaştığı yapıtlarla başka hazlara ilgi duyması pekâlâ söz konusu. Klasik anlamda resim toplayan bir koleksiyoncunun, bugünün görselliğine giderek ilgi duymaya başlaması, kendi zamanın sorunlarına görsel cevaplar üreten yapıtları takip etmeye başlaması mümkün. Yeter ki sanat yapıtını katı, kapalı, sadece kendinden menkul bir nesne olarak görmesin. Bugünün çağdaş pek çok işi, sizi farklı deneyimlere davet eder, daha önce yaşamadığınız süreçlere ait kılar. Bunu yaşamanın hazzı bile her şeyin tektipleşmeye başladığı günümüz kültürü için çok önemli.
Olayın bir de malzeme yönü var şüphesiz. Nihayetinde kişi sanat eseri satın almaya başladığı zaman bir nesne satın aldığı duygusu yaşar, hatta kaba tabiri ile bu duygu için satın alır. Oysa bugün sanatın tercih ettiği pek çok malzeme ve ifade olanağı bambaşka malzeme ve arayışları ortaya koyuyor. Örneğin bir video sanatçısı size, özenle hazırlanmış bir kutu içerisinde ortalama 6 kopya ile sınırlanmış bir DVD teslim ediyor. Burada satın aldığınız sanat eseri, aslında alelade, sanayi ürünü bir nesne. İçerisindekini izlemek için bir televizyona, çoğunlukla da bir projeksiyon cihazına ihtiyacınız var. Evinizin salonunda sürekli sergileyebileceğiniz bir çalışma değil bu. (Hoş, bunu yapan koleksiyonerler var!) Ancak özel koşullar hazırlamanız ya da bir televizyonunuzu ona tahsis etmeniz gerekir. Ya da diyelim ki bir yerleştirme satın aldınız. Onu ancak ve ancak bir galeri veya bir müzede sergileyebilirsiniz. Sırf bu sergileme biçimi bile sizin sanat eseri olarak satın aldığınız şeyin hacminin göründüğünden çok öte bir şey olduğunu hissetmeniz için yeter de artar bile.
Nihayetinde koleksiyonculuk meta değeri taşıyan bir şeyin satın alınmasıdır, dolayısıyla meselenin bir de bütçe kısmı vardır. Bu konu hayli bir çalışma ve incelik gerektiriyor. Rakamsal istatistikler vermeden tam olarak da anlaşılacağını düşünmüyorum. Zaman içerisinde bu konuya geri dönüp meraklılarını bilgilendirmeye çalışacağım.

Bienali, çağdaş sanatın meydan okuyuşu olarak düşünebiliriz’
Twilight of the Idols
(Jesus Christ/Virgin Mary) – Kendel Geers
Dokuzu Türkiye’den 85 sanatçının eserlerini bir araya getirecek 8. Uluslararası İstanbul Bienali’nin küratörü Dan Cameron ilk kez Zaman’a konuştu. Cameron’a göre bienal, çağdaş sanatın meydan okuyuşuna sahne olacak.
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği 8. Uluslararası İstanbul Bienali’nin bu yılki teması, “Şiirsel Adalet”. 20 Eylül –16 Kasım tarihleri arasında 42 ülkeden toplam 85 sanatçıyı bir araya getirecek bienalin küratörü Dan Cameron, New York’un en önemli çağdaş müzelerinden New Museum’un baş küratörü. Bienal dört mekana yerleşecek.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın düzenlediği 8. Uluslararası İstanbul Bienali’nin bu yılki teması, “Şiirsel Adalet”. 20 Eylül –16 Kasım tarihleri arasında 42 ülkeden toplam 85 sanatçıyı bir araya getirecek bienalin küratörü Dan Cameron, New York’un en önemli çağdaş müzelerinden New Museum’un baş küratörü. Bienal dört mekana yerleşecek. Bunlar, TC Denizcilik İşletmeleri’ne bağlı Antrepo No.4, MSÜ Tophane–i Amire Kültür ve Sanat Merkezi, Yerebatan Sarnıcı ve Ayasofya Müzesi. Cameron, bienal ile ilgili ilk kez Zaman’a konuştu. Şiirsel adalet kavramı, adaletin ilk zamanlarına gönderme yapıyor. Cameron, bu kavramı açıklarken şu örneği veriyor: “Bir romanda katilin cinayete kurban gitmesi şiirsel adalet değildir. Ancak, katilin başkalarını öldürdüğü silahla öldürülmesi şiirsel adalettir.” Bu kavrama ulaşırken birçok kaynağı tarayan Cameron, kavramın oluşmasını şöyle açıklıyor: “Bu kavramı oluştururken yoğun bir okuma yaptım. Dinlerden ahlak öğretilerine ve felsefecilerin ürünlerine varıncaya kadar geniş bir dağarcığı taradım. Dünya ile maneviyatın birbirinde çok da ayrı olmadığı düşüncesindeyim. Bu bienali, çağdaş sanatın bir meydan okuyuşu olarak düşünebiliriz. Çünkü sanatın bir dalında çalışanlar, diğerinin geçerliliğini pek de tanımıyorlar. Bu anlamda birçok sanatçının yapıtlarında bir karmaşıklığın olduğunu fark ettim. Zıtlıklar ve birbirinden ayrı kavramların artık çok da geçerli olmadığını düşündüm. Bu doğrultuda iki kavram kafamda birleşti ve Şiirsel Adalet ortaya çıktı.”
Sıkça dillendirilen bir şikayettir; “Şiir toplumdan, yaşantıdan soyutlandı, dışlandı. Adalet deseniz, gören haber versin.” diye. Cameron’a, bu yaygın kanının izdüşümünde, iki ölüden bir dirinin nasıl meydana geleceğini soruyorum. Aslında kendisi sorunun içerdiği önermeye katılmıyor ve şunları söylüyor: “Bu kavramların öldüğüne inanmıyorum. Bu daha canlı bir kavram aslında. Şiirin daha az kişiye hitap ettiği söyleniyor; ama bence şiir daha fazla kişiyi ilgilendiriyor. Adalet bugünlerde çok tartışılan bir kavram. Birçok insanın aklında düşünce olarak birbirinden ayrıldığı noktada. Şiirsel Adalet’e kelime olarak baktığınızda anlamsız gibi görünüyor. Ama insanları bu iki kavrama farklı bir biçimde bakmaya zorladı. Ve kültürel yönden de insanların bu iki kavrama farklı bakmalarına yol açtı.”
Reel olanı merak edip şu soruyu yöneltiyoruz Cameron’a “Adil bir dünyada yaşadığımızı ve şiirin insanların yüreklerinde yer ettiğini düşünüyor musunuz?” Cameron’un cevabı yalın ve bir o kadar dürüst: “Hayır ve hayır.” Aslında kendisi bu kavramı ortaya atarken, çağdaş sanatın bu gidişe bir isyanı olsun istiyor. Ve beklentisini şöyle aktarıyor: “Bu iki kavramın beklenen her türden sorunu çözebileceğini tabii ki düşünmüyorum. Ancak katılan sanatçılar arasında bu kavrama daha duyarlı ve derin yaklaşanlar olacaktır. Bienaldeki eserler bu ortamı canlandırıcı bir özellikte olacak. Ve belki de bütün bu önermeler tek çatı altında toplanmış olacak.”
Cameron, bu kavramla bienali ilişkilendirirken, küreselleşme ve akabinde yerel adalet mekanizmalarının belirginleşmesini kıstas alıyor. Ve farklı adalet mekanizmaları arasında bir uzlaşma arıyor: “Şiirsel Adalet, küreselleşmeye karşı üretilen bir kavram. Bu kavramı modern sanatta bir çıkış yolu olsun diye ortaya attım. Adalet kavramına da farklı bir boyut getirmekti maksadım. Tepkinizi protestolarla gösterebilirsiniz. Çağdaş sanat da insana tepkisini dile getirebilme anlayışı getiriyor.”
Adalet ve şiir üzerinde, kurumsal yapıların ağırlığını hissettirdiği bir çağda, Cameron, bir ütopyadan mı bahsediyor? Merakımız buydu. Oysa kendisi ütopyaları tehlikeli buluyor ve şiirsel adaleti, “bir hoşgörü arayışı” olarak tanımlıyor. Adalet kavramına getirdiği “manevi/metafizik” yamaya ise bakışını şöyle özetliyor: “Maneviyat ile dini aynı yere koymuyorum. Din bazı anlamda ceza anlamına da gelebilir. O yüzden ben bunları eşit olarak görmüyorum. Bu bağlamda Şiirsel Adalet, maneviyatın eserlere nasıl yansıdığını ve politik kavramının ne derece yaşadığını gösteriyor.”
Cameron, dünya gerçeklerinin yanı sıra, Türkiye’nin realitesini de gözden uzak tutmamış. Türkiye’de böyle bir bienali gerçekleştiriyor olması, kavrama yaklaşırken önemli bir rol oynamış: “Tabii ki bu kavram oluşurken Türkiye’deki gerçekliğin etkisi oldu. Bir kavram karışıklığı var. İnsanlar artık kolay cevaplar aramıyor. Türkiye’deki insanlar da artık nesnelere daha karmaşık bir açıdan bakıyorlar. Eğer pek kolay cevaplar istemiyorsanız, sanat bunun için ideal bir araç. ”
8. Uluslararası İstanbul Bienali’nden beklentisini şöyle açıklıyor Cameron: “En önemli amaç, insanların çağdaş sanatın anlamını ve önemini anlamaları. Katılan sanatçılar alanlarının en önemli isimleri. Sanatlarını çok iyi bir yerlere getiren isimler. Bazı insanlar provoke olacak, bazıları üzülecek ama insanların sıkılmayacağını sanıyorum.”
Bir ümit ya da temenni ile bitiyor Cameron’la yaptığımız söyleşi: “Filozoflar şairlerin dünyayı yönettiği bir evrenin ideal olduğunu düşünüyorlardı. Belki şimdi de bu düşünceyi tekrar canlandırabilecek düşünce derinliğine sahip filozoflar ve şairler olabilir.

Sanat için özel kredi

Kategori: Kültür Sanat — Etiketler:, , , — admin @ 16:08

İstanbul Sanat Fuarı’nın en ilginç standı bir bankaya ait. Banka, eser almaları için sanatseverlere özel kredi veriyor

Cumartesi  günü açılan 19. İstanbul Sanat Fuarı ARTİST 2009’un en ilgi çekici stantlarından biri de Yapı Kredi Private Banking (Özel Bankacılık)’e ait. Bu stantta sanatseverlere, fuardan eli boş dönmemeleri için kredi veriliyor. Üstelik bunun için bankanın müşterisi olmanız gerekmiyor. Almak istediğiniz esere karar verdikten sonra, bankanın sanat danışmanı eserin fiyatını belirliyor. Bunun üzerine banka kendi sanat danışmanını belirlediği fiyatın yüzde seksenini kredilendiriyor. Yapı Kredi, bazen sanat eserlerinin değerinin üzerinde bir fiyata satıldığı gerekçesiyle kendi sanat danışmanın belirlediği fiyat üzerinden çalışıyor. Geri ödeme için 36 aya varan vadeler yapılabiliyor.

Eser teminat olarak kabul ediliyor
Kredi alabilmek için göstermeniz gereken teminata gelince… Dilerseniz satın aldığınız eseri teminat olarak gösterebiliyorsunuz. Bu durumda da eseri sigortalatmanız gerekiyor. Sigorta işlemini de banka üstleniyor ancak, ödemelerinizi tamamlayana kadar eseriniz Yapı Kredi Kültür Sanat’ta saklanıyor. Krediniz sona erdiğinde eserinizi geri alıyorsunuz.  Söz konusu stantta sanat galerilerine de hizmet veriliyor. Galeri sahipleri eserlerini sigortalatabiliyorlar.

29 Ekim 2009

Sanata değer biçilirse…

Pek çok müzede paha biçilemeyen sanat eserleri sergileniyor. Değer biçilen eserlerin satış fiyatları ise dudak uçutturuyor. İşte şimdiye dek satılan en pahalı tablo ve resimler ve onlara ödene bol sıfırlı paralar…
İzlenimci tablolarıyla tanınan ünlü ressam Edgar Degas’ın yaptığı ‘Küçük Dansçı’ adlı heykel, kısa süre önce 19.1 milyon dolara alıcı buldu. Heykelin bir önceki sahibi, Sir John Madejski 2004 yılında ‘Little Dancer – Küçük Dansçı’ için 7 milyon dolar ödemişti. Ancak bir servet anlamına gelen 19.1 milyon dolarlık etiketle bile ‘Küçük Dansçı’, satılan en değerli heykeller sıralamasında ancak dokuzuncu olabildi. Tablolara biçilen değerler ise heykellerinkileri gölgede bırakıyor. Sanata değer biçilip biçilemeyeceği tartışmaya açık bir konu, ama biçildiğinde ortaya çıkan rakamlar dudak uçuklatıyor. İşte, şimdiye kadar satılan en değerli tablolar ve heykeller.

1 NUMARA: NUMARA 5
Şimdiye kadar en yüksek fiyata satılan tablonun ressamı Picasso, van Gogh, Dali ya da Monet gibi büyük isimlerden biri değil. Jackson Pollock’u 1948’de yaptığı ‘Number 5’adlı tablo üç yıl önce 140 milyon dolara karşılığında el değiştirerek bu alanda bir rekora imza attı. Tablo, soyut izlenimcilik ekolünün başyapıtları arasında sayılıyor.

AKIM SOYUT PARA GERÇEK
Tablonun ikinci sırasında, yine bir ABD’li soyut izlenimci sanatçının eseri yer alıyor. William de Koning’in 1952-53 yılları arasında yaptığı ‘Woman III’ adlı tablosu, 2006 yılında 137.5 milyon dolara satıldı. Bu iki tablonun bir diğer özelliği de, sahiplerinin aynı kişi olması. ABD’li ünlü film ve müzik yapımcısı David Gaffen bu iki tablonun satışından toplam 277.5 milyon dolar gelir elde etti.

NAZİLERİN EL KOYDUĞU HAZİNE
Üçüncü sırada yer alan tablonun ilginç bir hikayesi var. Gustav Klimt tarafından 1907’de yılında tamamlanan ‘Portarait of Adele Bloch-bauer I’ adlı tablo, sanatçının sponsorluğunu yapan Avusturya’lı iş adamı Ferdinand’ın eşinin portresidir. İkinci dünya Savaşı’ndan hemen once Naziler Avusturya’yı ilhak edince, Ferdinand Bloch-bauer İsviçre’ye kaçtı ve içinde bu tablonun da bulunduğu büyük bir koleksiyon Naziler’in eline geçti. Savaş sonrasında Bloch-bauer’in mirasçıları, uzun süren hukuk mücadelesini kazanarak bu koleksiyona tekrar sahip oldular. 2006 yılında satışa çıkarılan Portarait of Adele Bloch-bauer I adlı tabloya tam 135 milyon dolar ödendi. Ferdinand Bloch-bauer’in eşi, Gustav Klimt için bir başka tabloda daha modellik yaptı. ‘Portarait of Adele Bloch-bauer II’ adlı bu tablo da 87.9 milyon dolara satılarak listede altıncı sırada yer aldı.

SADECE ELMASLAR DEĞİL
Şu ana kadar satılan en değerli heykel’in ne kadar sanat eseri ne kadar mücevher olduğu tartışmalı. Bu yıl Vanity fair dergisinin dünyanın en güçlü kişileri listesinde 31. sırada yer alan İngiliz sanatçı Damiel Hirst’ün ‘For the love of God’ adlı heykeli 2007 yılında 100 milyon dolara satıldı. Heykel, 18.yüzyıldan kalma bir insan kafatasının önce platin daha sonra da toplam 8601 adet elmasla kaplanmasıyla yapıldı. Alnında 52.5 karatlık bir de pembe elmasın bulunduğu heykel yaklaşık 20 milyon dolara mal olmuştu. Bu heykelin bir özelliği de yaratıcısı hayatta iken satılan en pahalı sanat eseri olması.

8 SANTİM KİREÇTAŞINA SERVET
Listenin ikinci sırasında yer alan heykelin üzerinde hiçbir değerli maden yok. Yalnızca kireçtaşından yapılan heykelin boyu sekiz santimetreden biraz daha uzun. Ancak ‘Guennol Lioness’ adı verilen bu heykelin önemli bir özelliği var; bu heykel 5 bin yaşından daha yaşlı. 20. yüzyılın başında İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley tarafından bulunan heykel, 2007 yılında 52.7 milyon dolara satıldı. Bu aynı zamanda bir antik sanat eserine verilen en yüksek ücret.

PİCASSO’NUN ELİ DEĞİNCE
Pablo Picasso’nun paha biçilemeyen pek çok tablosu var. Paha biçilenler arasında da ‘Pipo tutan çocuk – Garçon a la pipe’ adlı tablosu 104.1 milyon dolarla şimdiye kadar satılmış en pahalı dördüncü tablo durumunda. Ancak daha çok tablolarıyla tanınan sanatçının 1941 yılında yaptığı ‘Tête de femme-Dora Maar’ adlı heykeli 2007 yılında 29.1 milyon dolara satılarak ‘en pahalı heykeller’ sıralamasında üçüncü basamakta yer aldı.

27 Ekim 2009

Enka’da Sanat Dolu Günler Başlıyor

Kategori: Haberler — Etiketler:, , — admin @ 20:47

21. ENKA Kültür Sanat Kış Etkinlikleri; programında yer alan tiyatro oyunları, sergiler ve konserlerle, 3 Kasım – 29 Aralık 2009 tarihleri arasında izleyicilerini kışa sanat dolu bir başlangıç yapmaya davet ediyor!
ENKA Kültür Sanat’ın, 21 yıldır kış, bahar ve yaz olmak üzere yılda üç kez düzenlediği kültür-sanat etkinliklerinin bu yılki kış programının; 3 Kasım 2009, Salı günü, saat 19:00’da gerçekleşecek sergi açılışı ve 20.30’da Nevra Serezli ile Cihan Ünal’ın rol aldığı“6 Haftada 6 Dans Dersi” adlı tiyatro oyunu ile başlayacağı açıklandı.

Nevra Serezli ve Cihan Ünal’ın rol aldıkları “6 Haftada 6 Dans Dersi”; hayattaki yalnızlığını dansla doldurmak için dans eğitimi almak isteyen orta yaş üstü bir kadın ile yaşamında sorunlar olan bir dans öğretmenini konu alıyor. Richard Alfieri’nin kaleme aldığı, Yücel Erten tarafından Türkçeleştirilen ve Cihan Ünal’ın yönetmenliğini üstlendiği oyun; iki karakterin yalnızlıklarını, hayatın onlara yaşattığı zorlukları birbirleriyle paylaşarak, korkularıyla yüzleşmelerini yer yer komik, yer yer duygusal bir üslupla anlatıyor.

Kasım ve Aralık ayları boyunca devam edecek etkinlikler, ENKA Sanat Galerisi’nde ziyaret edilebilecek sergilere de ev sahipliği yapacağını açıkladı. Sergilerin ilki Toni Franovic resim sergisi. Çeşitli üniversite ve sanat akademilerinde dersler veren, Avrupa, ABD ve İsrail’de pek çok sergi açan Hırvat sanatçı Toni Franovic’in resim sanatındaki ustalığını yansıtan eserlerinin ise 3 Kasım – 1 Aralık tarihleri arasında ENKA Sanat Galerisi’nde gezilebileceğini açıklıyor.

328 adet çağdaş ve modern eser müzayedede

Beyaz Müzayede tarafından düzenlenecek “8. Çağdaş ve Modern Sanat Müzayedesi”nde yerli ve yabancı 152 sanatçının 328 adet eseri satışa sunulacak. Müzayedede yer alacak eserler, 24 – 27 Şubat tarihleri arasında İstanbul Sofa Hotel’de sergilenecek….
Yerli ve yabancı ressamların başyapıtlarının satışa sunulacağı “8. Çağdaş ve Modern Sanat Müzayedesi”, 28 Şubat’ta İstanbul’da yapılacak.
Müzayedede, dünyanın en önemli çağdaş sanat müzelerinde eserleri bulunan sanatçılardan dünya geometrik çağdaş sanatının öncüsü kabul edilen Peter Halley’in 180×180 santimetre ebadındaki önemli bir eseri de yer alıyor. Avrupa’da ‘Figuration Narrative’ akımının öncülerinden Jacques Monory’nin 165×175cm ebadında bir başyapıtı da aynı müzayedede satışa sunulacak. 8. Beyaz Müzayede’de Figuration Narrative’ akımına ait eserleri bulunan diğer çok önemli sanatçılar arasında Gudmundur Erro, Antonio Segui, Jan Voss, Peter Klasen ve Pat Andrea yer almakta. Ayrıca dünyaca ünlü Ben Willikens, Georg Dokoupil, Mark Brusse ve Mark Kostabi’nin eserleri de Türk sanatseverlerin beğenisine sunulan yabancı eserler arasında.

Müzayede Kataloğu’nun kapağında Orhan Peker’in başyapıtlarından ‘Kedili Özden’ isimli 150×150cm ebadındaki eseri, arka kapağında ise Erol Akyavaş’ın 169×50cm ebadındaki ‘Ferman V’ isimli çok önemli bir yapıtı görücüye çıkıyor. 8. Beyaz Müzayede’de başyapıtları veya önemli eserleri bulunan diğer Türk Çağdaş ve Modern Sanatı’nın ustalarından ve yükselen yıldızlarından İnci Eviner, Zahit Büyükişleyen, Ekrem Yalçındağ, Ebru Uygun, Erinç Seymen, Levent Morgök, Serhat Kiraz, Kezban Arca Batıbeki, Şenol Yorozlu, Adem Genç, Tülin Onat, Ahmet Oran, Seçkin Pirim, Cihat Burak, Saim Bugay, Koray Ariş, Mehmet Aksoy, Mehmet Güleryüz, Komet, Neşe Erdok, Aydın Ayan, Burhan Uygur, Kemal Önsoy, Halil Akdeniz, Yeşim Akdeniz Graf, Tomur Atagök, Selma Gürbüz, Murat Morova, Ahmet Elhan, Mehmet Gün, Mithat Şen, Bubi, Haluk Akakçe, Özdemir Altan, Balkan Naci İslimyeli, Avni Arbaş, Şükriye Dikmen, Adnan Varınca, Nuri İyem, Leyla Gamsız, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Selim Turan, Bedri Baykam, Mustafa Horasan, Ergin İnan, Utku Varlık, Alaattin Aksoy, Fahrelnissa Zeid, Abidin Dino, Mübin Orhon, Nejad Melih Devrim, Hakkı Anlı, Fikret Mualla, Ömer Uluç, Ferruh Başağa, Güngör Taner, Zekai Ormancı, Burhan Doğançay, Adnan Çoker, Devrim Erbil, Mustafa Ata, Erol Akyavaş’ın eserleri yer almakta.

Ülkemizin önde gelen sanatçılarının yanısıra, genç yetenekleri de sanatseverlerin beğenisine sunmayı gelenek haline getiren Beyaz Müzayede, bu müzayedesinde Ayşe Öykü, Olgu Ülkenciler, Yasemin Kaçkar Demirel, Bahar Oganer, Barış Sarıbaş, Tuncay Takmaz, Filiz Azak, İlke Kutlay, Seçil Erel, Nesrin Türk ve Hale Güngör gibi genç sanatçıların eserlerini satışa sunacak.

Beyaz Müzayede 8. Çağdaş ve Modern Sanat Müzayedesi’nde 152 sanatçının 328 adet eserine yer vermekte. Satışa sunulacak olan en pahalı eser 250 bin TL muhammen bedelle Orhan Peker’in başyapıtlarından biri olan ‘Kedili Özden’ isimli eseri olacak.

Müzayedede satışa sunulacak eserler, 24-27 Şubat tarihleri arasında İstanbul Sofa Hotel’de sergilenecek. Aziz Karadeniz tarafından yönetilecek müzayede, 28 Şubatta gerçekleştirilecek.

BEYAZ MÜZAYEDE’DEN 2009 VENEDİK BİENALİ GEZİSİ
Ayrıca Beyaz Müzayede, sanatseverlere moral ve heyecan depolamak amacıyla 28 Şubat’ta düzenleyeceği müzayedesinde eser alan bir şanslı çifte çağdaş sanatın dünyadaki en önemli etkinliklerinden biri olan Venedik Bienali’ne gezi armağan edecek. Eser satın alan ve müzayede şartlarını yerine getiren müşteriler arasında çekilecek kura ile belirlenecek talihli, 2 kişilik uçak bileti ve 3 gece konaklamadan oluşan 4 günlük bir “Venedik Bienali Gezisi” kazanacak.

Sanat

Kategori: Sanat — Etiketler:, — admin @ 20:41

Sanat, insanlık tarihinin her döneminde var olan bir olgudur. İnsanlığın geçirdiği evrimler yaşama biçimlerini, yaşamabakışlarını, sanat biçimlerini ve sanata bakışlarını değiştirmiş, her dönemde ve her toplumda, sanat farklı görünümlerde ortaya çıkmıştır.

Bugün sanatın “duygusal ve düşünsel etkileme gücü”ne sahip oluşu daha belirleyicidir. Bu anlayışa en uygun tanımı yapan Thomas Munro’ya göre; “sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir.” Sanat, güzel ile uğraşır. Güzel göreceli bir kavramdır. Kendi içinde tutarlı bir bütünlüğü taşıyan şey çirkin, acı verici, iğrendirici bile olsa estetik açıdan güzeldir.

Sanat, nesnel ve öznel yaklaşımlara göre farklı açıklanır. Nesnel yaklaşımda sanat, toplumsal etkilerle, öznel yaklaşımda ise salt bir bireysellikle yaratılır.

Kant’a göre; sanatın kendi dışında, hiçbir amacı yoktur. Onun tek amacı kendisidir. Güzel Sanatı ancak deha yaratabilir.

Hegel’e göre; sanattaki güzellik doğadaki güzellikten üstündür. Sanat, insan aklının ürünüdür. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır.

Marks’a göre; yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir.

B. Croce; güzelliğin yerine anlatımı öne çıkarır. Sanat, sezginin ve anlatımın birliğidir. Bireysel ve teorik bir etkinliktir. Doğa, sanatçının yorumu ile güzel olabilir.

Sonuç olarak Sanat, deha düzeyindeki zekanın, var olana karşı tepkisinin, tutarlı bir bütünlük içerisinde somutlaştığı bir alandır. Sanatçı, zekası ve sezgileriyle çağının önünde giden insan olduğu için, gerçek sanatın anlayanı azdır. Onu anlamak için çaba gerekir.

KAYNAKÇA
Doğan, Mehmet. 100 Soruda Estetik. Gerçek Yayınevi: İstanbul: 1975.
Sena, Cemil Estetik sanat ve Güzelliğin Felsefesi. Remzi Kitabevi.lstanbl11: 1972.
Sözen, Metin; Uğur Tanyeli. sanat Kavram ve Terimler Sözlü Remzi Kitabevi İstanbul: 1986.
Timuçin, Afşar Estetik. 2. Baskı BDS Yayınları. 1993.

Başka Bir Kaynaktan Sanat Nedir ?

Sanat Nedir?

Bir düğmeye basit bir dokunuşla, zaman ve mekânı birkaç yüzyıl kısaltabilecek güce erişen insan düşüncesi, yepyeni ve şiddetli korkuları da beraberinde getirdi. Bilim, endüstri, teknik ve politika alanında meydana gelen birbirine bağlı ve sürükleyici gelişmeler, toplumlara özgürlük getirdiği kadar, huzursuzlukları da arttırdı. Özellikle 1945 sonrası, insanların gökyüzüne tırmanışları, yeryüzündeki büyük sermaye hareketleri, insana yakışmayacak katliamlar, endüstriyel ve teknik gelişmeler, şiddetli ve yıpratıcı korkuları da beraberinde getirdi. Bütün bunlar, bugünkü insanın sanata bakış tarzını da biçimlendiren gelişmelerdir.

Günümüzde, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunlara çözüm olabilecek alanlardan biri de sanattır. İnsan duyarlığının karmaşık ürünleri olan ve daima insan özgürlüğünün hakkını arayan sanat eserleri, bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar, onların nitelik olarak daha üstün ve yoğun yeni seviyelere ulaşmasını sağlar.

Tolstoy, “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı” der. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur. Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir ya da müzik parçası, ya tabiattan ya da insan ruhundan, insan duygularından bir anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur.

Bugün Türkçe’de, iyi yapılan her iş için «sanat» kelimesi kullanılmaktadır. Türkçe’deki «sanat» kelimesi, kapsamı bakımından, pek çok oluş ve nesnelere ilişkin durumu içine almaktadır. Bugün, hiç şüphe duymaksızın en yaygın biçimde kullandığımız «sanat» kelimesi, etimolojik bakımından Osmanlıca’ya dayanmaktadır. Osmanlıca’nın kelime kaynakları olan Arapça ve Farsça’da, sanat kavramını ifade etmek için kullanılan durumu oldukça farklıdır.
Sanat kelimesi Arapça’da amel, iş yapma anlamlarını veren «san’a» kökünden gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime Arapça’da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. Bugünkü Türkçe’de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca’da bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte benimsenmiştir.
Bir an için, karmaşık yapısını, ilgili olduğu pek çok kavramı bir yana bırakıp, sanatı ” insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç ” olarak kabul edebiliriz. Bugün Türkçe’de iyi yapılan her iş için “sanat” kelimesinden yararlanıp; “askerlik sanatı”, “güzel konuşma sanatı” gibi kalıpları tekrarlar dururuz. O halde, yapılan bir iş veya hareketin, güzel, gelişmiş ve etkileyici bir biçimde görünmesi, onu bir sanat olarak tanımlamamıza sebep olmaktadır. Bu, şu demektir; insan yaptığı işi yüceltebildikçe, ona bir parıltı katabildikçe, sanat olgusuna biraz yaklaşabilmiş sayılır. Yani sanatın ayırıcı özelliklerinden biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır. Sanatı bazen, şöyle de tarif ederler: “İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı” . Bu, yüzlerce tariften yalnızca bir tanesidir.

Halk arasında “sanat” kelimesi; “insanların ihtiyaçlarından birisinin karşılanması konusunda öğretilen ve yapılan iş” anlamında kullanıldığı gibi, “ustalık, hüner, marifet” anlamında; “Bu işte sanat vardır; kolay değil o da bir sanattır.” şeklinde de kullanılmaktadır. Maddi fayda gözeten sanatlardan ayırabilmek için “GÜZEL SANAT” kavramı içinde, sanat’ı şöyle tanımlamak mümkündür: “İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir.”

Eski Yazılar »
lockerz

WordPress'in desteğiyle.


emlak emlak bilişim online alışveriş e-ticaret