Sanat

29 Ekim 2009

Sanata değer biçilirse…

Pek çok müzede paha biçilemeyen sanat eserleri sergileniyor. Değer biçilen eserlerin satış fiyatları ise dudak uçutturuyor. İşte şimdiye dek satılan en pahalı tablo ve resimler ve onlara ödene bol sıfırlı paralar…
İzlenimci tablolarıyla tanınan ünlü ressam Edgar Degas’ın yaptığı ‘Küçük Dansçı’ adlı heykel, kısa süre önce 19.1 milyon dolara alıcı buldu. Heykelin bir önceki sahibi, Sir John Madejski 2004 yılında ‘Little Dancer – Küçük Dansçı’ için 7 milyon dolar ödemişti. Ancak bir servet anlamına gelen 19.1 milyon dolarlık etiketle bile ‘Küçük Dansçı’, satılan en değerli heykeller sıralamasında ancak dokuzuncu olabildi. Tablolara biçilen değerler ise heykellerinkileri gölgede bırakıyor. Sanata değer biçilip biçilemeyeceği tartışmaya açık bir konu, ama biçildiğinde ortaya çıkan rakamlar dudak uçuklatıyor. İşte, şimdiye kadar satılan en değerli tablolar ve heykeller.

1 NUMARA: NUMARA 5
Şimdiye kadar en yüksek fiyata satılan tablonun ressamı Picasso, van Gogh, Dali ya da Monet gibi büyük isimlerden biri değil. Jackson Pollock’u 1948’de yaptığı ‘Number 5’adlı tablo üç yıl önce 140 milyon dolara karşılığında el değiştirerek bu alanda bir rekora imza attı. Tablo, soyut izlenimcilik ekolünün başyapıtları arasında sayılıyor.

AKIM SOYUT PARA GERÇEK
Tablonun ikinci sırasında, yine bir ABD’li soyut izlenimci sanatçının eseri yer alıyor. William de Koning’in 1952-53 yılları arasında yaptığı ‘Woman III’ adlı tablosu, 2006 yılında 137.5 milyon dolara satıldı. Bu iki tablonun bir diğer özelliği de, sahiplerinin aynı kişi olması. ABD’li ünlü film ve müzik yapımcısı David Gaffen bu iki tablonun satışından toplam 277.5 milyon dolar gelir elde etti.

NAZİLERİN EL KOYDUĞU HAZİNE
Üçüncü sırada yer alan tablonun ilginç bir hikayesi var. Gustav Klimt tarafından 1907’de yılında tamamlanan ‘Portarait of Adele Bloch-bauer I’ adlı tablo, sanatçının sponsorluğunu yapan Avusturya’lı iş adamı Ferdinand’ın eşinin portresidir. İkinci dünya Savaşı’ndan hemen once Naziler Avusturya’yı ilhak edince, Ferdinand Bloch-bauer İsviçre’ye kaçtı ve içinde bu tablonun da bulunduğu büyük bir koleksiyon Naziler’in eline geçti. Savaş sonrasında Bloch-bauer’in mirasçıları, uzun süren hukuk mücadelesini kazanarak bu koleksiyona tekrar sahip oldular. 2006 yılında satışa çıkarılan Portarait of Adele Bloch-bauer I adlı tabloya tam 135 milyon dolar ödendi. Ferdinand Bloch-bauer’in eşi, Gustav Klimt için bir başka tabloda daha modellik yaptı. ‘Portarait of Adele Bloch-bauer II’ adlı bu tablo da 87.9 milyon dolara satılarak listede altıncı sırada yer aldı.

SADECE ELMASLAR DEĞİL
Şu ana kadar satılan en değerli heykel’in ne kadar sanat eseri ne kadar mücevher olduğu tartışmalı. Bu yıl Vanity fair dergisinin dünyanın en güçlü kişileri listesinde 31. sırada yer alan İngiliz sanatçı Damiel Hirst’ün ‘For the love of God’ adlı heykeli 2007 yılında 100 milyon dolara satıldı. Heykel, 18.yüzyıldan kalma bir insan kafatasının önce platin daha sonra da toplam 8601 adet elmasla kaplanmasıyla yapıldı. Alnında 52.5 karatlık bir de pembe elmasın bulunduğu heykel yaklaşık 20 milyon dolara mal olmuştu. Bu heykelin bir özelliği de yaratıcısı hayatta iken satılan en pahalı sanat eseri olması.

8 SANTİM KİREÇTAŞINA SERVET
Listenin ikinci sırasında yer alan heykelin üzerinde hiçbir değerli maden yok. Yalnızca kireçtaşından yapılan heykelin boyu sekiz santimetreden biraz daha uzun. Ancak ‘Guennol Lioness’ adı verilen bu heykelin önemli bir özelliği var; bu heykel 5 bin yaşından daha yaşlı. 20. yüzyılın başında İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley tarafından bulunan heykel, 2007 yılında 52.7 milyon dolara satıldı. Bu aynı zamanda bir antik sanat eserine verilen en yüksek ücret.

PİCASSO’NUN ELİ DEĞİNCE
Pablo Picasso’nun paha biçilemeyen pek çok tablosu var. Paha biçilenler arasında da ‘Pipo tutan çocuk – Garçon a la pipe’ adlı tablosu 104.1 milyon dolarla şimdiye kadar satılmış en pahalı dördüncü tablo durumunda. Ancak daha çok tablolarıyla tanınan sanatçının 1941 yılında yaptığı ‘Tête de femme-Dora Maar’ adlı heykeli 2007 yılında 29.1 milyon dolara satılarak ‘en pahalı heykeller’ sıralamasında üçüncü basamakta yer aldı.

27 Ekim 2009

Enka’da Sanat Dolu Günler Başlıyor

Kategori: Haberler — Etiketler:, , — admin @ 20:47

21. ENKA Kültür Sanat Kış Etkinlikleri; programında yer alan tiyatro oyunları, sergiler ve konserlerle, 3 Kasım – 29 Aralık 2009 tarihleri arasında izleyicilerini kışa sanat dolu bir başlangıç yapmaya davet ediyor!
ENKA Kültür Sanat’ın, 21 yıldır kış, bahar ve yaz olmak üzere yılda üç kez düzenlediği kültür-sanat etkinliklerinin bu yılki kış programının; 3 Kasım 2009, Salı günü, saat 19:00’da gerçekleşecek sergi açılışı ve 20.30’da Nevra Serezli ile Cihan Ünal’ın rol aldığı“6 Haftada 6 Dans Dersi” adlı tiyatro oyunu ile başlayacağı açıklandı.

Nevra Serezli ve Cihan Ünal’ın rol aldıkları “6 Haftada 6 Dans Dersi”; hayattaki yalnızlığını dansla doldurmak için dans eğitimi almak isteyen orta yaş üstü bir kadın ile yaşamında sorunlar olan bir dans öğretmenini konu alıyor. Richard Alfieri’nin kaleme aldığı, Yücel Erten tarafından Türkçeleştirilen ve Cihan Ünal’ın yönetmenliğini üstlendiği oyun; iki karakterin yalnızlıklarını, hayatın onlara yaşattığı zorlukları birbirleriyle paylaşarak, korkularıyla yüzleşmelerini yer yer komik, yer yer duygusal bir üslupla anlatıyor.

Kasım ve Aralık ayları boyunca devam edecek etkinlikler, ENKA Sanat Galerisi’nde ziyaret edilebilecek sergilere de ev sahipliği yapacağını açıkladı. Sergilerin ilki Toni Franovic resim sergisi. Çeşitli üniversite ve sanat akademilerinde dersler veren, Avrupa, ABD ve İsrail’de pek çok sergi açan Hırvat sanatçı Toni Franovic’in resim sanatındaki ustalığını yansıtan eserlerinin ise 3 Kasım – 1 Aralık tarihleri arasında ENKA Sanat Galerisi’nde gezilebileceğini açıklıyor.

328 adet çağdaş ve modern eser müzayedede

Beyaz Müzayede tarafından düzenlenecek “8. Çağdaş ve Modern Sanat Müzayedesi”nde yerli ve yabancı 152 sanatçının 328 adet eseri satışa sunulacak. Müzayedede yer alacak eserler, 24 – 27 Şubat tarihleri arasında İstanbul Sofa Hotel’de sergilenecek….
Yerli ve yabancı ressamların başyapıtlarının satışa sunulacağı “8. Çağdaş ve Modern Sanat Müzayedesi”, 28 Şubat’ta İstanbul’da yapılacak.
Müzayedede, dünyanın en önemli çağdaş sanat müzelerinde eserleri bulunan sanatçılardan dünya geometrik çağdaş sanatının öncüsü kabul edilen Peter Halley’in 180×180 santimetre ebadındaki önemli bir eseri de yer alıyor. Avrupa’da ‘Figuration Narrative’ akımının öncülerinden Jacques Monory’nin 165×175cm ebadında bir başyapıtı da aynı müzayedede satışa sunulacak. 8. Beyaz Müzayede’de Figuration Narrative’ akımına ait eserleri bulunan diğer çok önemli sanatçılar arasında Gudmundur Erro, Antonio Segui, Jan Voss, Peter Klasen ve Pat Andrea yer almakta. Ayrıca dünyaca ünlü Ben Willikens, Georg Dokoupil, Mark Brusse ve Mark Kostabi’nin eserleri de Türk sanatseverlerin beğenisine sunulan yabancı eserler arasında.

Müzayede Kataloğu’nun kapağında Orhan Peker’in başyapıtlarından ‘Kedili Özden’ isimli 150×150cm ebadındaki eseri, arka kapağında ise Erol Akyavaş’ın 169×50cm ebadındaki ‘Ferman V’ isimli çok önemli bir yapıtı görücüye çıkıyor. 8. Beyaz Müzayede’de başyapıtları veya önemli eserleri bulunan diğer Türk Çağdaş ve Modern Sanatı’nın ustalarından ve yükselen yıldızlarından İnci Eviner, Zahit Büyükişleyen, Ekrem Yalçındağ, Ebru Uygun, Erinç Seymen, Levent Morgök, Serhat Kiraz, Kezban Arca Batıbeki, Şenol Yorozlu, Adem Genç, Tülin Onat, Ahmet Oran, Seçkin Pirim, Cihat Burak, Saim Bugay, Koray Ariş, Mehmet Aksoy, Mehmet Güleryüz, Komet, Neşe Erdok, Aydın Ayan, Burhan Uygur, Kemal Önsoy, Halil Akdeniz, Yeşim Akdeniz Graf, Tomur Atagök, Selma Gürbüz, Murat Morova, Ahmet Elhan, Mehmet Gün, Mithat Şen, Bubi, Haluk Akakçe, Özdemir Altan, Balkan Naci İslimyeli, Avni Arbaş, Şükriye Dikmen, Adnan Varınca, Nuri İyem, Leyla Gamsız, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Selim Turan, Bedri Baykam, Mustafa Horasan, Ergin İnan, Utku Varlık, Alaattin Aksoy, Fahrelnissa Zeid, Abidin Dino, Mübin Orhon, Nejad Melih Devrim, Hakkı Anlı, Fikret Mualla, Ömer Uluç, Ferruh Başağa, Güngör Taner, Zekai Ormancı, Burhan Doğançay, Adnan Çoker, Devrim Erbil, Mustafa Ata, Erol Akyavaş’ın eserleri yer almakta.

Ülkemizin önde gelen sanatçılarının yanısıra, genç yetenekleri de sanatseverlerin beğenisine sunmayı gelenek haline getiren Beyaz Müzayede, bu müzayedesinde Ayşe Öykü, Olgu Ülkenciler, Yasemin Kaçkar Demirel, Bahar Oganer, Barış Sarıbaş, Tuncay Takmaz, Filiz Azak, İlke Kutlay, Seçil Erel, Nesrin Türk ve Hale Güngör gibi genç sanatçıların eserlerini satışa sunacak.

Beyaz Müzayede 8. Çağdaş ve Modern Sanat Müzayedesi’nde 152 sanatçının 328 adet eserine yer vermekte. Satışa sunulacak olan en pahalı eser 250 bin TL muhammen bedelle Orhan Peker’in başyapıtlarından biri olan ‘Kedili Özden’ isimli eseri olacak.

Müzayedede satışa sunulacak eserler, 24-27 Şubat tarihleri arasında İstanbul Sofa Hotel’de sergilenecek. Aziz Karadeniz tarafından yönetilecek müzayede, 28 Şubatta gerçekleştirilecek.

BEYAZ MÜZAYEDE’DEN 2009 VENEDİK BİENALİ GEZİSİ
Ayrıca Beyaz Müzayede, sanatseverlere moral ve heyecan depolamak amacıyla 28 Şubat’ta düzenleyeceği müzayedesinde eser alan bir şanslı çifte çağdaş sanatın dünyadaki en önemli etkinliklerinden biri olan Venedik Bienali’ne gezi armağan edecek. Eser satın alan ve müzayede şartlarını yerine getiren müşteriler arasında çekilecek kura ile belirlenecek talihli, 2 kişilik uçak bileti ve 3 gece konaklamadan oluşan 4 günlük bir “Venedik Bienali Gezisi” kazanacak.

Sanat

Kategori: Sanat — Etiketler:, — admin @ 20:41

Sanat, insanlık tarihinin her döneminde var olan bir olgudur. İnsanlığın geçirdiği evrimler yaşama biçimlerini, yaşamabakışlarını, sanat biçimlerini ve sanata bakışlarını değiştirmiş, her dönemde ve her toplumda, sanat farklı görünümlerde ortaya çıkmıştır.

Bugün sanatın “duygusal ve düşünsel etkileme gücü”ne sahip oluşu daha belirleyicidir. Bu anlayışa en uygun tanımı yapan Thomas Munro’ya göre; “sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir.” Sanat, güzel ile uğraşır. Güzel göreceli bir kavramdır. Kendi içinde tutarlı bir bütünlüğü taşıyan şey çirkin, acı verici, iğrendirici bile olsa estetik açıdan güzeldir.

Sanat, nesnel ve öznel yaklaşımlara göre farklı açıklanır. Nesnel yaklaşımda sanat, toplumsal etkilerle, öznel yaklaşımda ise salt bir bireysellikle yaratılır.

Kant’a göre; sanatın kendi dışında, hiçbir amacı yoktur. Onun tek amacı kendisidir. Güzel Sanatı ancak deha yaratabilir.

Hegel’e göre; sanattaki güzellik doğadaki güzellikten üstündür. Sanat, insan aklının ürünüdür. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır.

Marks’a göre; yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir.

B. Croce; güzelliğin yerine anlatımı öne çıkarır. Sanat, sezginin ve anlatımın birliğidir. Bireysel ve teorik bir etkinliktir. Doğa, sanatçının yorumu ile güzel olabilir.

Sonuç olarak Sanat, deha düzeyindeki zekanın, var olana karşı tepkisinin, tutarlı bir bütünlük içerisinde somutlaştığı bir alandır. Sanatçı, zekası ve sezgileriyle çağının önünde giden insan olduğu için, gerçek sanatın anlayanı azdır. Onu anlamak için çaba gerekir.

KAYNAKÇA
Doğan, Mehmet. 100 Soruda Estetik. Gerçek Yayınevi: İstanbul: 1975.
Sena, Cemil Estetik sanat ve Güzelliğin Felsefesi. Remzi Kitabevi.lstanbl11: 1972.
Sözen, Metin; Uğur Tanyeli. sanat Kavram ve Terimler Sözlü Remzi Kitabevi İstanbul: 1986.
Timuçin, Afşar Estetik. 2. Baskı BDS Yayınları. 1993.

Başka Bir Kaynaktan Sanat Nedir ?

Sanat Nedir?

Bir düğmeye basit bir dokunuşla, zaman ve mekânı birkaç yüzyıl kısaltabilecek güce erişen insan düşüncesi, yepyeni ve şiddetli korkuları da beraberinde getirdi. Bilim, endüstri, teknik ve politika alanında meydana gelen birbirine bağlı ve sürükleyici gelişmeler, toplumlara özgürlük getirdiği kadar, huzursuzlukları da arttırdı. Özellikle 1945 sonrası, insanların gökyüzüne tırmanışları, yeryüzündeki büyük sermaye hareketleri, insana yakışmayacak katliamlar, endüstriyel ve teknik gelişmeler, şiddetli ve yıpratıcı korkuları da beraberinde getirdi. Bütün bunlar, bugünkü insanın sanata bakış tarzını da biçimlendiren gelişmelerdir.

Günümüzde, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunlara çözüm olabilecek alanlardan biri de sanattır. İnsan duyarlığının karmaşık ürünleri olan ve daima insan özgürlüğünün hakkını arayan sanat eserleri, bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar, onların nitelik olarak daha üstün ve yoğun yeni seviyelere ulaşmasını sağlar.

Tolstoy, “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı” der. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur. Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir ya da müzik parçası, ya tabiattan ya da insan ruhundan, insan duygularından bir anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur.

Bugün Türkçe’de, iyi yapılan her iş için «sanat» kelimesi kullanılmaktadır. Türkçe’deki «sanat» kelimesi, kapsamı bakımından, pek çok oluş ve nesnelere ilişkin durumu içine almaktadır. Bugün, hiç şüphe duymaksızın en yaygın biçimde kullandığımız «sanat» kelimesi, etimolojik bakımından Osmanlıca’ya dayanmaktadır. Osmanlıca’nın kelime kaynakları olan Arapça ve Farsça’da, sanat kavramını ifade etmek için kullanılan durumu oldukça farklıdır.
Sanat kelimesi Arapça’da amel, iş yapma anlamlarını veren «san’a» kökünden gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime Arapça’da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. Bugünkü Türkçe’de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca’da bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte benimsenmiştir.
Bir an için, karmaşık yapısını, ilgili olduğu pek çok kavramı bir yana bırakıp, sanatı ” insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç ” olarak kabul edebiliriz. Bugün Türkçe’de iyi yapılan her iş için “sanat” kelimesinden yararlanıp; “askerlik sanatı”, “güzel konuşma sanatı” gibi kalıpları tekrarlar dururuz. O halde, yapılan bir iş veya hareketin, güzel, gelişmiş ve etkileyici bir biçimde görünmesi, onu bir sanat olarak tanımlamamıza sebep olmaktadır. Bu, şu demektir; insan yaptığı işi yüceltebildikçe, ona bir parıltı katabildikçe, sanat olgusuna biraz yaklaşabilmiş sayılır. Yani sanatın ayırıcı özelliklerinden biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır. Sanatı bazen, şöyle de tarif ederler: “İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı” . Bu, yüzlerce tariften yalnızca bir tanesidir.

Halk arasında “sanat” kelimesi; “insanların ihtiyaçlarından birisinin karşılanması konusunda öğretilen ve yapılan iş” anlamında kullanıldığı gibi, “ustalık, hüner, marifet” anlamında; “Bu işte sanat vardır; kolay değil o da bir sanattır.” şeklinde de kullanılmaktadır. Maddi fayda gözeten sanatlardan ayırabilmek için “GÜZEL SANAT” kavramı içinde, sanat’ı şöyle tanımlamak mümkündür: “İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir.”

Sanatın Sınıflandırılması

Kategori: Sanat — Etiketler:, — admin @ 20:39

Biçim verilen malzeme değiştikçe, sanatın değişik adlara ayrılması mümkün olabiliyor. Ancak, sanatı sınıflandırırken sadece malzeme yönüyle sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Malzemenin yanı sıra, ifade ediş biçimi veya daha kapsamlı bir ifadeyle yaratıcılık, bu sınıflandırmada önemli bir etkendir. Sözgelimi, bir heykeltıraş da ağaca biçim verebilir, bir marangoz da… Fakat heykeltıraşın ağaca biçim verişteki ifade tarzı ile, marangozun biçimlendirmesindeki ifade tarzı aynı değildir. Heykeltıraş biçimlendirmesini alışılmışın dışında, yeni ve özgün bir biçimde yaparken, marangoz ise alışılmış, bilinen veya tekrar edilen bir biçimlendirme yapar. Bu bakımdan sanat genel olarak önce iki gruba ayrılır: a) Pratik sanatlar / endüstriyel sanatlar (zanaat), b) Güzel sanatlar.
Güzel sanatlar deyince aklımıza, insan yaratıcılığı, insanın ilk çağlardan bu yana kendini ifade ettiği, tam yetkinleşemediği dönemlerde, çizgi, boya, kil yoluyla içini döktüğü biçimler, desenler, çeşitli oluşumlar geliyor. Yetkinleştiği dönemlerde ise, örnekler çok çeşitli. Sözgelimi, ünlü Rönesans sanatçıları, yapılar, anıtlar, köprüler, müzeleri dolduran resimler, sonra şiirler ya da Mimar Sinan’ın camileri, çeşmeleri, köprüleri .. Derken günümüzün sanat eserleri, insan aklıyla duygularının estetik beğenisiyle yaratıcı gücünün ortaya koyduğu, bilim ve teknolojinin de en üst seviyelerindeki çağımız sanatçılarının sanat ürünleri : Çağdaş resim, heykel, roman, tiyatro, sinema, çelik ve cam yapılar, incecik kullanım eşyaları, sesin, ışığın, rengin, oyun gücünün birleştiği büyük sahne olayları, türlü tasarımlar.

Acaba güzel sanatları nasıl sınıflandırabiliriz?
Geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki biçimde sınıflamak, bize bazı kolaylıklar getirebilir.
Geleneksel sınıflama, güzel sanatları, hitap ettiği duyu organlarına göre sınıflar. Sözgelimi “görsel sanatlar” (plâstik sanatlar), göze ve görmeye dayanan sanatları, resim, heykel, mimari gibi dalları bir grupta topluyor. Fonetik sanatlar, müzik ve türleri ile edebiyatı; ritmik sanatlar ise, hem görme ve hem de hareketle ilgili olan sinema, opera gibi sanatları kapsamaktadır.
Ancak, bu sınıflandırmanın ister istemez dışında kalabilen bazı türler de olabiliyordu. Sözgelimi, karikatür veya seramik gibi. Bu sebeple, daha çağdaş bir sınıflandırmaya gerek duyulmuştur. Bu sınıflama, söz konusu edilen sanat dalının niteliği ve tekniği gözönünde bulundurulmaktadır. Buna göre, şöyle bir sınıflandırma yapılabilir :

Yüzey Sanatları : Tüm iki boyutlu sanat çalışmaları, yani bir eni ve bir boyu olan kâğıt veya tuval üzerine, bir duvar ya da kumaş üzerine uygulanan sanatlardır: Resim ve türleri ( yağlı boya, sulu boya, baskı sanatları, afiş, grafik çizimler ), duvar resmi, minyatür, karikatür, fotoğraf, batik, süsleme vb.

Hacim Sanatları : Üç boyutlu sanat çalışmalarıdır. Sözgelimi heykel, seramik, anıtlar gibi.

Mekân Sanatları : İç ya da dış mekânı içine alan ya da düzenleyen sanat dallarıdır. En başta mimarî olmak üzere (bahçe mimarîsi, peyzaj mimarîsi), çevre düzenlemesi gibi mekâna ilişkin tüm tasarım çalışmaları.

Dil Sanatları : Edebiyat ve yazı türlerini kapsayan sanatlardır: Roman, hikâye, şiir, deneme, tiyatro metni, film senaryosu vb. gibi.

Ses Sanatları : Müzik ve bütün türlerini kapsayan sanatlardır : Halk müzikleri, klâsik müzikler gibi.

Hareket Sanatları : İnsanın, bedeniyle anlatım gücü kazandırdığı sanatlardır: Bale, dans türleri, halk dansları, pandomim vb.

Dramatik Sanatlar : İnsanın, eyleme dönüşmüş ifadelerle kendini veya bir olayı, bir olguyu anlattığı sanatlardır: Tiyatro, opera, müzikal oyun, kukla gibi sahne sanatları, sinema, gölge oyunu gibi türleri buna örnek olarak gösterebiliriz.
Böylece, bütün sanat dallarını içine alan bir sınıflandırma yapmış olduğumuzu söyleyebiliriz.

Sanatın Doğuşu

Kategori: Sanat — Etiketler:, , — admin @ 20:37

Bugün için, sanatın ortaya çıkışına tam ve kesin bir cevap verebilecek durumda değiliz. İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu, çeşitli amaçlarla maddeye biçim vermiş, maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Bütün bu faaliyetler içerisinde, sanatın başlangıç noktasını kestirmek oldukça zordur. Sanatın başlangıcı sorununu aydınlatmak üzere, pek çok yazar, kitaplarının giriş bölümlerinde uzun sayfalar ayırmaktadırlar. Bütün bu çabalara rağmen, bu konunun pek az aydınlatılabildiğini söyleyebiliriz.
Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri “ilkel sanat” başlığı altında toplamak, alışkanlık halini almıştır. “İlkel sanat” terimi, ilk bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda kullanılan ” ilkel” kelimesinin kapsamından dolayı, bazı anlam kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek için, bizi ilgilendiren ” ilkel sanat “, tarihî kronolojinin başlangıcında yer alan ilkel sanattır.

1. Paleolitik Çağ
Alet yapabilen insanlar ile ilgili rastlanabilen en eski izler, aşağı yukarı 40 bin yıl önceye aittir. İzlerini, örneklerini bulabildiğimiz bu ilkel el hüneri işlerin bulunduğu çağa Paleolitik çağ ya da Eski Taş veya Yontma Taş Çağı adı verilir. Paleolitik çağın insanı madeni tanımamış, bütün aletlerini taştan, ağaçtan ve kemikten yapmıştır.
İnsan elinin, ilk defa çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar geçen zamanla, bizim bildiğimiz tarihî dönemler arasında, pek büyük bir zaman mesafesinin olduğu açıktır. Taşı eline alan ilk insandan piramitleri yapanlara kadar geçen sürecin uzunluğu, zaman katmanlarının korkutucu derinliği, bir dizi karanlık çağları da içine almaktadır. Fakat, sanat için, ilk aletin yapılmasıyla ilk adım atılmıştır.
Paleolitik çağ insanı ilk buzul çağında yaşamış, taştan yontarak yaptığı baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli araçları kullanmışlardır. Bu insanların alet ve araç yapımında kemikten de çok yararlandıkları görülmektedir.
Bu çağdan kalan ilk eserler, bazı küçük heykellerdir. Bunların en eskisi Garonne (Garon) ırmağı vadisinde bulunan fildişi kadın başıdır. Mamut dişinden oyularak yapılmış bu baş, dört santimetre kadardır ve 40 bin yıl öncesine ait olduğu sanılmaktadır. Bu heykelin dışında, 1922 yılında Yukarı Garonne’da bir mağarada bulunan bir kadın heykeline rastlanmıştır. Lespugue (Lespüg) Venüsü denilen bu heykel de mamut dişinden yapılmış olup, 15 cm. boyundadır. Kadın vücudu bu heykelde, bir takım yuvarlakların, küreciklerin üstüste yığılması şeklinde tasvir edilmiştir ve 30 bin yıl öncesine aittir (Halen Paris’de “İnsan Müzesi”nde bulunmaktadır). Viyana Doğa Tarihi Müzesi’ndeki Willendorf (Vilandorf) Venüsü ise 11 cm. yüksekliğinde olup, kireç taşından yontulmuştur. Bu kadın heykelinde baş, tıpkı bir dut ya da böğürtlene benzer şekilde işlenmiştir (Resim 2).

Resim 1. Willendorf Venüsü
Resim 2. Lasque Mağarası’ndan bir duvar resmi

Mağaralardaki kadın resimleri ile göğüs, kalça ve karın kısımları şişirilmiş olarak gösterilen kadın heykelciklerinin, soyun devam ettirilmesinde , üremede en büyük rolü oynayan, bereketin sembolü olarak kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamak için yapılmış oldukları düşünülmektedir. Bunlar, sihir veya büyü ile de ilgili olabilirler.
Bu seriden sonra, yalnız yontulmuş değil; geyik kemiklerine, taşlara ve mağara duvarlarına kazılmış hayvan figürcükleri gelir. Bunlar, başarı ile ifade edilmiş çok sayıda geyik, yaban öküzü, at, mamut, yaban domuzu gibi hayvanlardır. Mağaralarda bulunan resim kalıntıları, eskilik bakımından ancak yirmi, otuz bin yıl öncesine kadar gidebiliyor. Bu mağaralardan ilk önce keşfedileni, İspanya’daki Altamira Mağarası’dır. Buradaki resimler, kalem biçimine yakın şekillere getirilmiş toprak veya taş çubuklarla yapılmış oldukları anlaşılmıştır. Çünkü, bu çubukların kalıntıları bulunmuştur. Renk olarak yalnız kırmızı, sarı, siyah ve kahverengi kullanılmıştır.
Bu resimler, önce kenar çizgileri taşa oyularak, sonra da araları renklendirilerek yapılmıştır. Renklendirme; odun kömürü, manganez toprağı ve kırmızı tebeşir gibi maddelerin ezilmesi ve su ile karıştırılması ile elde edilen bir boya ile yapılıyordu. Boyalar ise ya parmakla, ya kıldan veya tüyden fırça ile, ya da çomaklarla sürülüyordu.
En son bulunan resimli mağara Fransa’daki Lasque (Laskö)’dür. Bilinen en eski mağara resimleri, bu mağarada bulunmaktadır. 30 bin veya 25 bin yıl eskiye ait olduğu tahmin edilmektedir. Altamira mağarasındaki resimlerden daha güzel, daha iyi korunmuş ve daha zengindir. Duvarlarda beş metre boyunda hayvan resimleri bulunmaktadır. Bu mağaranın duvarlarına beş metre boyunda öküz resimleri çizmek, günümüzde dahi oldukça zor bir durumdur. Çünkü bu figürleri çizerken görebilmek ve iyi çizilip çizilmediğini kontrol etmek için geriye çekilebilecek bir mesafe yoktur. Bu sebeple, oldukça ilkel bir çağdaki bu insanların, bu resimleri nasıl yapabildiği oldukça düşündürücüdür.

Resim 3. Altamira Mağarası’nda bir at resmi

İnsanlığın bu en eski sanat eserlerini anlamak ve değerlendirmek için, bugünkü estetik değerlerimizi bir tarafa bırakmamız gerekmektedir. Bütün bu eserler, ne belirli bir güzellik duygusunun ifadesi, ne de sanat için yapılmış eserlerdir. Bunların, bir amaç için ortaya konduğu anlaşılıyor. Yaygın kanaate göre bu resimler, ilkel insanların avcılıktaki başarılarını artırmak için başvurduğu büyüye yardım etmek için yapıldıkları sanılmaktadır. İlkel insanlara göre, bir varlığın hayaline sahip olmak, onu elde etmek demektir. Yani resimdeki hayvanı yaralamak veya öldürmek, gerçek hayattaki av hayvanının da ölmesine veya gücünden kaybetmesine yol aşacağına inanılıyordu. Bu inanış, halen yaşayan bazı ilkel kavimlerde de benzer şekillerde devam etmektedir. Mağaraların duvarlarında resmedilmiş hayvanların üzerinde, parmakları açık eller görülür. Ya da çoğunlukla, hayvan bir okla yaralı gösterilir. Bunlar; ele geçirme işaretleri midir? Şu halde, doğarken; sanatın sihir ve büyü karakteri olması gerekir (Resim 3).
Sonuç olarak paleolitik çağ (Eski taş) mağaralarında özellikle dikkati çeken durum, gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiç bir tasvirin yapılmamış olmasıdır. Resimli kısımlar, genel olarak mağaraların girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmakta, bazı hallerde de, bu zeminlere ulaşmak için, dehlizlerden sürünerek ilerlemek gerekmektedir. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; bu resimler, mağara duvarlarını süslesin diye yapılmış olamaz.
Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardır. Yani çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da üzerine bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup olmadığına, saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin büyüsel etkisi kalmamışsa, üstüne bir yenisi yapılabiliyordu.

2. Neolitik Çağ
Bu çağın, M.Ö. 7. bine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Bu çağın insanları ovalarda, su kenarlarında, verimli ve savunması kolay yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Paleolitik çağda olduğu gibi, karada ve suda avcılık halâ önemli bir yer tutmakla beraber, bu çağın insanı hayvanı evcilleştirmiş, üretici olarak tarım yapmış, köyler kurmuşlardır. Kullandıkları taş aletler önceki çağdakilerden çok daha gelişmiştir. Mağaralarda yapılan resimlerin yerini, ker*** evlerin duvarlarını süsleyen ve bugüne kadar canlı renklerini koruyabilen duvar resimleri almıştır.
Neolitik çağ insanları, mağaraları bırakarak kendilerine ker***, saz ve kamıştan kulübeler yapmışlar ve köyler meydana getirmişlerdir. Bu köyler bazen açıktı; bazılarının etrafı ise hendek ve çitlerle çevriliydi; bazen de göllerin ortasında kazıklar üzerinde yapılan kulübelerden meydana geliyordu.
Yapı sanatının Neolitik çağda başladığı söylenebilir. Meydana getirilen bu yapılara Megalitik yapılar, bu kültüre de Megalitik kültür adı verilir. (Megalit kelimesi, Yunanca mega = büyük, lithos= taş kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur, büyük taş anlamına gelmektedir.) Bu yapıların birer mezar yapıları veya yıldızlarla ilişkili yapılar olduğu sanılmaktadır.
Megalitler başlıca iki grupta toplanabilir:
1- Dayanak gerektirmeden ayakta duran taşlar; bunlar yalnızken “Menhir” (Resim 4), bir doğru üzerinde dizilir veya daire şeklinde sıralanırsa “Cromlech” (Kromlek) adını alırlar (Resim 5).

Resim 4. Menhir
Resim 5. Cromlech (Kromlek)

2- Paralel düzenlenmiş bir döşemeyi taşıyan taşlardan meydana getirilen odalar ki; bunlara da “Dolmen” denir (Resim 6). Dolmen’ler, birer mezar odalarıdır. Bu mezar odalarının üstü toprakla örtülürse, ortaya çıkan tepeciklere Tümülüs = Höyük adı verilir. Dolmenler, basit dolmen, örtülü koridor, kubbeli dolmen adını alan türlerde olur.

Resim 6. Dolmen

Menhirler, Fransa’da ve İngiltere’de çok sayıda bulunmaktadır. Bunlar 10-12 metre yüksekliğinde dev taşlardır. Menhirlerin çoğunun mezar taşı olduğu ispatlanmıştır. Büyüklükleri sebebiyle de, sanki canlıymışlar gibi halk masallarına konu olmuşlardır. İlgili efsanelerde menhirler; doğarlar, büyürler, dans ederler ve ağlarlar.
Bazı menhirler tarihî bir hatırayı sonsuzlaştırırlar. Menhirler, toprak sınırını belirtmek için de kullanılmış olabilirler. Menhirlerin dikilme sebeplerine en uygun açıklama ise, bunların ilkel idoller yani dinî semboller olduklarıdır.
Genel olarak yalnız duran menhirler, bazen bir çizgi üstünde dizilmiş de olabilirler. Daire şeklinde dizilmiş olanlar, belki dinî anıtlar veya kurban sunaklarıydı. Cromlech (Kromlek) denilen bu dizilerin yönleri yıldızlara göre olduğu için, güneş tapınağı da olabilirler.
Dolmenler’in içinde bazı kil eşyalar bulunmuştur. Fakat, çoğu soyulmuş olan bu mezar odalarında, neolitik çağı aydınlatabilecek çok az eşya kalmıştır. Buna karşılık dolmenlerin çoğunun üstünde, geometrik ve sembolik figürler kazılıdır.
Dolmenler çeşitli şekiller gösterirler:

Basit Dolmen :Ayakta duran iki veya birkaç taşın üstünde, yatık durumdaki büyük bir taştan oluşur. Bu ilkel dolmen, bazen bir tümülüs ile örtülüdür.

Kubbeli Dolmen : Bu tip dolmende, harçsız taşlarla örtülmüş ve kilit taşıyla kapanmış bir kubbe görülür. Yunanistan’da “Tolos” denilen bu tür inşaata, Fransa ve İrlanda’da bugün dahi çoban kulübeleri arasında rastlanmaktadır.

Örtülü Koridor : Son çağ dolmenlerinin hepsi bu türdedir. Bütün anıt, üstü örtülü bir geçitten ibarettir. Bunun bazı kısımları delikli bir taşla ayrılır ve bazılarında rölyeflere rastlanır (Rölyef, kabartma olup, heykel sanatının bir çeşididir. Bir figürün çıkıntıları, derin bir şekilde zemine bağlı olarak çıkarılmışsa “yüksek rölyef”, eğer çıkıntılar hafif bir biçimde belirtilmişse “alçak rölyef” adını alır).

Sanat nedir, ne işe yarar?

Kategori: Kültür Sanat — Etiketler:, , — admin @ 20:34

Bitmeyen bir tartışma:
Sanat nedir, ne işe yarar, yüksek sanat-popüler sanat ayrımı var mı? John Carey: Herhangi biri bir şeye sanat diyorsa o sanattır. Bülent Erkmen: Sanat bir işe yaramaz…
İSTANBUL – Sanat nedir, ne işe yarar? Bir şeyin sanat olup olmadığına kim, nasıl karar verir? Bunun birtakım olmazsa olmaz ölçütleri var mıdır? Sanat bizi daha iyi insan yapar mı? ‘Yüksek sanat’, ‘popüler sanat’ diye bir ayrım yapılabilir mi? Oxford Üniversitesi’nden Prof. John Carey’in İngiltere’de yayımlanan ‘What Good Are the Arts?’ (Sanat Ne İşe Yarar?) kitabı, sanat tarihi kadar eski bu tür soruları bir kez daha gündeme getirdi. Milliyet Sanat dergisi de ağustos sayısında bu soruların cevabını arıyor.

John Carey’in kendi sanat tanımı tartışma yaratacak cinsten: “Herhangi biri bir şeyin sanat olduğunu söylüyorsa o sanattır.” Bu anlamda John Carey, yüksek sanat -popüler sanat ayrımı da yapmıyor.

Milliyet Sanat’ın görüşüne başvurduğu Prof. Ünsal Oskay ise sanatı “İnsanın ‘herhangi bir insan’ olmaktan kurtulma, birey olma; ‘kişi’ olmaktan, kitle toplumunun edilgin bir birimi olmaktan kurtulma çabasıdır” şeklinde tanımlıyor. Sanatın bir tartışma, karşı çıkış, insanın ifade alanını genişletebilmek için açılmış en eski, en sürekli, en şiddetli başkaldırı olduğunu belirten Prof. Hüsamettin Koçan, Carey’in yaklaşımını günümüzde kaybolan öznenin, bu kayboluş içindeki dünyasına bir onayı olarak görüyor. Prof. Koçan’ın sanat-yarar konusundaki yaklaşımı ise “Sanat boş sofraları doldurmayabilir ama boş sofralara karşı hep itirazı olmuştur” şeklinde…

The Observer gazetesine bu konuda görüş belirten yazar Hari Kunzru, öncelikle, sanatın herkesi mutlaka iyi insan yapmayacağını söylüyor. “Aynı zamanda hem sanatsever hem sadist bir katil olunabileceğini biliyoruz” diyen Kunru, örnek olarak da bir yandan çello süitlerini dinleyerek duygulanan, gözyaşı döken ama diğer yandan başka insanları ölüme gönderen Nazi kumandanını gösteriyor. Üstelik Nazi komutanının durumunu ‘yüksek sanat’/'alçak sanat’ ayrımıyla açıklıyor: “Yüksek sanat eşittir sanat artı güç. Bach sevginiz sizi üst sınıf bir insan yapıyor, diğerleri Bach’ı takdir edemedikleri için daha alt tabakadır, dolayısıyla onları öldürebilirsiniz. Bana göre yalnızca iyi ve kötü sanat vardır ve aradaki farkı da izleyicinin belirleyeceği konusunda Carey’e katılıyorum. Eğer sadece bir gıcırtı sesi duyuyorsam Çello süitleri benim için sanat değildir.”

Yazar Jeanette Winterson’a göre de ‘alçak sanat-yüksek sanat’ yok, gerçek olan ve olmayan var. Oyun yazarı David Hare, sanatı “Nerede ve ne zaman sergilendiğine göre izleyene farklı şeyler ifade eder ve dünyaya bakışınızı değiştirir” diye tanımlıyor. İngiliz eleştirmen Matthew Collings’e göre sanat kesinlikle bizi daha iyi insan yapar.

Sanatın işlevi noktasında Bernard Shaw’ın ‘Sanat varolmasaydı, gerçeğin kabalığı katlanılmaz kılardı dünyayı’ sözüne atıfta bulunan fotoğraf sanatçısı Şakir Eczacıbaşı’nın yüksek sanat-popüler sanat ayrımına yaklaşımı şöyle: “Popüler sanat ‘kötü ürünler ortaya koyan insanlara takılan bir taçtır. Gerçek sanatçı popüler olmak için bir şey yaratmaz.” İngiliz sanat eleştirmeni Matthew Collings ise ‘yüksek sanat’ın tartışmasız üstünlüğüne inananlardan. Collings “Yüksek sanat popüler sanattan daha mı değerlidir? Elbette öyledir, onun için ona ‘yüksek’ sanat deriz zaten. Altın da sudan daha değerlidir, çünkü daha az bulunan bir şeydir. Nadir olan şey daha değerlidir” diyor.

Radikal gazetesi sanat eleştirmeni Ahu Antmen, sanatın ne işe yaradığı sorusunu “Sanat aslında, insanın kendisine, yaşadığı topluma dair en azından bir soru işaretini şekillendirebilmesine katkıda bulunabiliyor, her anlamda daha yaratıcı olabilmesinin yolunu açabiliyor. Dada ve diğer bütün avangartları bu bağlamda düşünerek gerçekte yoğun bir toplumsal bilinçten hareket ettiklerini görebiliriz. Öte yandan, bazen de yalnızca duygulandırıyor insanı sanat, ne bileyim ağlatıyor, güldürüyor, o da az şey mi?” şeklinde yanıtlıyor.

Tasarımcı Bülent Erkmen ise sanatın bir işe yaramadığını savunanlardan:

“Sanat bir işe yaramaz, sanat yararlanmak niyetiyle tüketilecek bir şey değildir, bir yararının olmaması, gereksiz olması onu sanat yapar, sanat yararsız ve gereksiz olanla ilişki kurma, kurabilme halidir.”

Doğan Hızlan, “Sanat her şeye yarar. Yararlanmasını bilene elbette” derken tasarımcı Naz Erayda’ya göre sanatın tanımı kısa ve net: “Sanat, halüsinasyon görmektir, duyarlılık yaratır.” Prof. İhsan Derman

ise herhangi bir şeyin sanat olup olmadığını tespit etmenin kimsenin harcı olmadığını düşünüyor. Derman: “Tartışmanın kritik noktası, bir şeyin ne kadar ‘iyi’ sanat olup olmadığını ölçmek olabilir ki, bu da yüksek/popüler sanat gibi ayrımlar yapmaktır. Bu tip ayrımların sanatta varolması mümkün değildir.”

Sanatın dünyayı nasıl yaşanılır kıldığını belki en güzel yazar Jeanette Winterson’ın sözleri anlatıyor: “Sanat bizi daha iyi insan yapar, çünkü bize alternatif bir değerler sistemi sunar. Kapitalizme karşıdır. Sanatı Hong Kong’dan ucuza satın alamazsınız, laboratuvar ortamında ya da hormonlusunu yetiştiremezsiniz. Bir ‘deadline’ı yoktur ve bankaya yatırılamaz.” (Kültür Sanat)

Sanata ‘Aydınca’ bakış

Kategori: Kültür Sanat — Etiketler: — admin @ 20:31

Kaya Özsezgin’in, 09.09.2005 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Jean Dubuffet tarafından yazılan, dilimize İsmet Birkan tarafından çevrilen ve Dost Yayınlarınca basılan kitaptan hareketle yaptığı alıntı ve yorumlar, okuduğum zaman ilgimi çekmiş ve üzerinde düşünülmesi gereken yazılardan biri olduğunu düşünerek, bu yazıyı, ilgili klasörüme kaldırmıştım. Özsezgin söz konusu yazısında, “Boğucu Kültür” adlı eserinde, Dubuffet’nin sanatta yerleşik kuralları sorgulayan yorumları ile Nurullah Ataç’ın ‘bölmeli kafalar’ sözüyle eleştirdiği aydın tutumu arasında saptadığı benzerliklerden yola çıkarak, bugün yerleşik bir konuma gelen aydın tavrını, kültür ve sanat planında sorgulayan görüşlere dikkat çekmiş. Özsezgin’in, bizleri (okurları), bugüne kadar yerleşik kültür değerlerinin kabul ettirdiği normlar üzerinde yeniden düşünmeye yönelteceğini düşünerek kaleme aldığı bir yazı bu. Olanca ağırlığıyla karşımızda duran bu soruna ilişkin kendi çalışmalarım henüz tamamlanmış olmaktan uzak olduğu, ne var ki sorun tüm yakıcılığı ve güncelliği ile karşımızda durmayı sürdürdüğü için bu yazıyı, çalışmalarımın sona ermesini beklemeden, bir an önce buraya asmak istedim. Bu nedenle de, konuya ilişkin kendi görüş ve yorumlarımı (şimdilik) bir kenarda tutarak, bu yazıyı sadece Sayın Kaya Özsezgin’in yorum ve açıklamalarına ayırdım.
“…Ona göre kafaları koşullandırma, günümüzde o dereceye varmıştır ki, Racine’in bir trajedisine ya da Rafaello’nun bir tablosuna pek değer vermediğini ‘itiraf’ eden bir kişiye rastlamak son derece ‘nadir’ bir olaydır. Hem aydınlar arasında hem de Dubuffet’nin ‘ötekiler’ dediği sıradan insanlar arasında, bu ‘mitsel değerler’ den kuşku duymak kimsenin aklına gelmez. Bunun başta gelen nedenlerinden biri, başka alanlarda da benzer durumlara tanık olduğumuz gibi, yerleşik kavramlara eleştirel gözle yaklaşma güdüsünden yoksunluğumuzdur. Sanatın elit bir kesimle sınırlı olması, yaşama bir türlü karışamaması, kişisel yargıları ister istemez arka plana itiyor, bırakın ‘fikir’ sahibi olmayı, ‘bilgi’ zahmetine bile katlanmadan, genelleşmiş yargıları paylaşma yanlışlığını doğuruyor. ‘sözde devrimci aydın’ları eleştiriyor Dubuffet, haklı olarak. Onun şu sözlerine siz de katılmaz mısınız?
‘Bu aydınlar için özel ‘kültürden arınma’ okulları kurulmalı ve oralarda uzun süre kalmalılar, Zira içlerine işlemiş kültür kalıplarından kurtulmak, ancak yavaş yavaş, küçük küçük adımlarla gerçekleşebilir.’ “

kaynak: blogcu.com/reybah

İstanbul’da “Mistik Sanat Festivali”

Kategori: Haberler — Etiketler:, , , , — admin @ 20:15

İstanbul Büyükşehir Belediyesince (İBB), 12-16 Şubat tarihleri arasında “Uluslararası Mistik Sanat Festivali” düzenlenecek.
İSTANBUL – İBB Kültürel ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Kültür Müdürlüğünce organize edilen ve Kültür A.Ş tarafından gerçekleştirilecek olan festival, Aya İrini Müzesi, Eminönü Halk Eğitim Merkezi ve Kızlarağası Medresesi’nin yer aldığı tarihi yarımadada yapılacak.
Festival kapsamında sergi, sinema, tiyatro ve konser etkinlikleri düzenlenecek. Konserler çerçevesinde Antakya Medeniyetler Korosu, Ömer Faruk Tekbilek, Ayşenur Helen Sağlam, Huun-Huur-Tu (Tuva Şarkıcıları), First Nations Dance Company (Arizona Kızılderilileri) ve Vartanas Ermeni Kilise Korosu, Aya İrini’de sahne alacak.

Festivalin ilk gününde 3 semavi din ve 6 mezhebin mensuplarından oluşan Antakya Medeniyetler Korosu sahneye çıkacak. 11’i müzisyen toplam 72 kişiden oluşan koroda imam, rahip, rahibe, öğretmen, emekli, manifaturacı, kuyumcu gibi farklı meslek gruplarından müzisyenler de yer alıyor.

Uluslararası Mistik Sanat Festivali kapsamında İstanbul’da ilk kez sahne alacak topluluk, farklı dillerden seslendireceği ilahilerin yanı sıra sahneleyeceği etnik danslarla da festivalin unutulmazlarından olacak.

Festivalin ikinci gününde, sahip oldukları mistisizm ile sadece sanatseverlerin değil, tarihe ve medeniyetlere ilgi duyan İstanbulluların da kaçırmaması gereken iki topluluk; First Nations Dance Company ve Huun-Huur-Tu sahne alacak.

Amerika’nın Arizona eyaletinden gelen Kızılderililer (First Nations Dance Company), mistik öğeler içeren dansları ve yerel kostümleriyle eski bir medeniyetin soluklarını hissettirecek.

Gecede sahne alacak diğer topluluk, tüm dünyada gırtlak vokalleri ile bilinen Tuva bölgesinden Huun-Huur-Tu. Topluluğun repertuvarı, Türk bozkır yaşamını yansıtan “Tuva” geleneği ezgilerinden oluşacak. Şamanist olan Tuvalılar, gırtlak vokalleri ile söyledikleri şarkıları, dini ayinlerde ve hastalarını iyileştirmek için kullanıyor.

FİLİPİNLER’İN ÜNLÜ OPERA SANATÇISI
Festivalin üçüncü gününde, Filipinler’de tanınmış bir opera sanatçısı olan ve eğitim için gittiği Almanya’da İslamiyet’i seçen Ayşenur Helen Sağlam sahne alacak.

Katolik anne-babanın çocuğu olarak Filipinler’de dünyaya gelen Helen, 13 yaşında kilise korosunu yönetmeye başladı.

Papa’nın 1984’te Filipinler’e yaptığı ziyarette verdiği konserle onun takdirini kazandı. 1989’da ikinci bir üniversite eğitimi için Almanya’ya giden sanatçı, 2 yıllık bir araştırmanın ardından İslamiyet’i seçti ve Ayşenur adını aldı.

Mevlana ve Yunus Emre’nin eserlerinden çok etkilenen Ayşenur Helen Sağlam, eserleri İngilizce’ye çevirerek notalara döktü ve yorumladı. Avrupa’da ve Yunanistan’da konserler veren Sağlam, Uluslararası Mistik Sanat Festivali kapsamında İstanbul’da ilk konserini verecek.

Aynı akşam, çok sesli dinsel içerikli ayinleriyle “Vartanas Kilise Korosu” da sahne alacak.

Sadece erkeklerden oluşan koro, 1932’de “Gomidas Mass” ayini icra etmek için kuruldu. Koro, daha sonra karma hale gelerek dinsel ayinlerin yanı sıra Ermeni halk türküleri ve operalardan seçme parçalarla oratoryolardan bölümler seslendirmeye başladı.

YUNUS EMRE’NİN HAYATI SAHNEDE
Festivalin dördüncü günü olan 15 Şubat’ta ise Necip Fazıl Kısakürek’in “Yunus Emre” adlı eseri sahnelenecek.

Yaklaşık 40 yıl önce Abdullah Kars tarafından sahnelenen oyun, büyük mutasavvıf Yunus Emre’nin hayatını konu alıyor. Oyun, bu festival için özel olarak hazırlandı.

Festivalin kapanışında da Ömer Faruk Tekbilek sahne alacak. 33 yıldır ABD’de yaşayan Tekbilek, farklı sound ve kendine has yorumuyla izleyicilere keyifli anlar yaşatacak.

Uluslararası Mistik Sanat Festivali kapsamındaki ilk sergi, ressam Esti Saul’un sanatseverleri hem masal dünyasında, hem de gerçek dünyada farklı bir yolculuğa çıkaracak kişisel resim sergisi olacak. Sergi, 12-16 Şubat tarihleri arasında Aya İrini’de gezilebilecek.

Mistik konuları ele alan eserlerin yer alacağı kitap sergisi ise yine aynı tarihlerde, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesine ev sahipliği yapan Kızlarağası Medresesi’nde görülebilecek.

Festivalde ayrıca, Eminönü Halk Eğitim Merkezinde “Hz. Meryem”, “Küçük Buda”, “Aşkın Gücü”, “Büyük Yolculuk”, “Ben-Hur”, “Anka Kuşu” ve “Birleşen Yollar” adlı filmler izleyiciyle buluşacak.

Bir sanat medyumu olarak tipografi

Kategori: Kültür Sanat — Etiketler:, , — admin @ 15:46

Fontlar ve tipografi ile her gün karşılaşıyoruz, gazetede, televizyonda, reklamlarda, internette… Her gün karşılaştığımız bir şeyi sanat olarak düşünmenin zor olduğunu biliyoruz.

Tipografi, makine temelli baskı tekniği ortaya çıktıktan sonra gelişen, uygun fontları seçerek, boşlukları ayarlayarak uygulanan teknik. Yazı tipini, font büyüklüğünü, satır uzunluğunu, aralığını değiştirebilirsiniz, amaç okunabilirliği artırmaktır.

Başlıkları tırnaksız (sheriff), yazının gövdesini ise tırnaklı fontlarla yazmak, küçük kullanacaksanız pixel font seçmek gibi püf noktaları, yazılan yazıyı daha okunabilir kılar.

Ya amaç okunurluğu artırmak değilse?

Ya amaç görsel iletişimse? Tipografi, aslında bir taraftan bilim, bir taraftan da sanat. Bilim diye ele alınabilir çünkü bitmek bilmeyen parametrelere sahip. Örneğin karakterlerin arasındaki boşlukları ayarlama anlamına gelen kerning, İngilizce’de ayrı, Türkçe’de ayrı oranlara sahip. Font tasarlarken eğrilerin yarıçaplarını, tepe noktalarının gövdenin kalınlığa oranlarını hesaplamak, optik boyutu hesaba katmak gerekli. Nereden baksanız matematiksel denklemler yani.

Tipografikerler, sanat yönetmenleri, grafik sanatçıları, artık tipografiyi sadece görsel öğeleri destekleyen bir yardımcı olarak değil, görsel öğenin ta kendisi olarak kullanıyor. Kelimeleri ve karakterleri daha çekici göstermenin yollarını buluyor. İşte bu noktada tipografi görsel analiz yeteneğine sahip gözlerde sanat haline geliyor. Buna belki de illüstratif tipografi demeliyiz.

Tipografi ile yapılan denemeler, ortaya güçlü tasarımlar çıkarabilir. Kaligrafi geleneği olan bir toplum olarak bunu biz iyi biliyoruz. Tasarımın bu alanında uzman olabilmek için uzun süre egzersiz yapmak ve estetik görüş açısını geliştirmek için görsel sanatları yakından takip etmek gerekiyor.

İyi bir tipografiker olmak için ilk kural, yapılan işin nasıl doğru olacağını değil, nasıl doğru görüneceğini bilmek. Sonuçta elinizdeki medyum farklı olsa da ortaya çıkaracağınız işin de bir kompozisyonu var.

Tipografi nasıl sanat haline gelir görmek için, Barbara Kruger, Jenny Holzer, Gabor Palotai, Robert Indiana, Sebastian Lester gibi artistleri incelemelisiniz.

Eski Yazılar »

WordPress'in desteğiyle.